Külek ve Külekçilik


Külek ve Külekçilik



Sessizce hayatımızdan çıkıp gitti pekmezlerin, yoğurtların, dutların o eski, güzel kabı.

Ünlü dilbilimcimiz Ömer Asım Aksoy 1946 yılında derlediği “Gaziantep Ağzı” kitaplarının 3. cildinde “tahta kova” olarak tanımlıyor küleği.

Dede Korkut ise “elin yüzün yumadan, dokuz bazlamaç ilen bir külek yoğurt gözler doyunca tıka basa yer” diyerek küleği hikayelerinde kullanmış zamanında.

Yine eskilerden Evliya Çelebi’nin yazdığına göre de külek tahtadan yapılmış yüksekliği az, büyükçe bir kovadır. Esasen külek, bal, yoğurt, yağ, pekmez, süt gibi gıda maddelerini saklamaya ve taşımaya yarayan kulplu veya kulpsuz derin bir mutfak aletidir.



Külekçilik daha bir yıl öncesine kadar ülke genelinde yalnızca Kahramanmaraş’ta seksen yaşın üzerinde bir usta tarafından yaşatılmaya çalışılıyordu. Bir yıl önce Kahramanmaraş’lı külekçi Mehmet usta ile konuşmuştum.

Mesleğin bilinen bu son ustası ile bir söyleşi yapmak benim için bulunmaz bir fırsattı. Bana “herkes gelip fotoğrafımı çekiyor sonra da hiçbir şey almadan çekip gidiyorlar” demişti. Bir daha bulamam kaygısı ile birkaç külek satın almıştım.

Sonraları bana gelen bir derginin kapak sayfasındaki başlıkların arasında “sessizce hayatımızdan çıkıp gitti” diyordu bu son usta için. Son ustanın ölümü beni derinden etkilemiş, çok üzmüştü; sanki bir yakınımı kaybetmiştim.

Külek ve benzeri ürünleri Anadolu Selçukluları’ndan günümüze kadar gelen dönemde Türklerin günlük yaşantılarında kullandıklarını biliyoruz. Külekçiler yaptıkları külekleri yuvarlak ya da oval formlarda ve çeşitli boylarda yaparlardı. Ayrıca kalbur kasnakları ve nakış kasnakları da yapan bu ustaların bir arada olduğu kendi adları ile anılan çarşıları da bulunurdu, “Külekçiler Çarşısı” gibi.

KÜLEK NASIL YAPILIR?

Külek yapımında beyaz dut, siyah dut, sultani söğüt ve ceviz ağacından elde edilen kereste kullanılır. Hızarlarda ince tahtalar haline getirilen malzemenin bir yüzü marangoz rendesi ile perdahlanır. Perdahlanan taraf küleğin dış yüzüne getirilir. Daha sonra bu tahtalar marangoz boyası ile boyanır. Boyama işleminde genellikle ceviz rengi tercih edilir. Boyanan tahtalar ıslatılır ve tahtaların iyice ıslandığına kanaat getirilince bu iş için özel yapılmış, yüzeyi geniş talaş mangallarının üzerinde ısıtılır.

Bu işlem sırasında ahşap iyice yumuşatılmış olur ve bu sayede külek yapılırken ahşabın kırılmadan eğilip bükülmeye hazır hale gelmesi sağlanır. Tahtalar kol gücü ile çevrilen, merdaneli, gövdesi ahşaptan yapılmış ilkel bir makineden geçirilerek kıvrık hale getirilir. Bu makinenin içeride dönen merdanesinin dış yüzeyi mutfak rendesinin yüzeyi gibi tırtıklı ve demirdendir.

Bu sayede ahşabı merdane içinde kaydırmadan kıvırmaya yarar. Bu demir yüzeyi tırtıklı merdanenin etrafını çevreleyen yarım ay şeklindeki bölüm ise ahşaptandır. Islanan ve mangallarda ısıtılan tahtalar bu iki merdane arasından sıkıştırılarak geçirilir.

KOL GÜCÜ GEREKTİRİR KIVIRMA İŞİ

Kıvrık halde çıkan tahtalar çivilenerek kurumaya bırakılır. Kol gücü isteyen bu tahta kıvırma makinesi kuyumcuların kullandığı hadde makinesinin kaba ve biraz daha büyükçe bir modeline benzer.

Kıvırma işlemi oldukça kuvvet isteyen bir iştir; ciddi anlamda kol gücü ister. Dolayısıyla yakın geçmişe dek bu işi sürdüren yaşlı pek çok usta, mesleğe çırak ya da kalfa bulamadığından ötürü söz konusu makineye motor taktırıyordu.

Kuruma işlemi tamamlanan kıvrık haldeki tahtalar yanmış takunya çivisi ile örs üzerinde teker teker birleştirilir. Külekçi ustalarının bu işlem için özel bir örsü vardır.

Küleğe çakılan çivilerin arkadan çıkan uçları bir iki çekiç hamlesi ile kıvrılarak bir çeşit perçin haline getirilir. Küleğe alt ve üst kasnakları geçirilir ve bu kasnaklar küleğe çakılmadan önce üdürgü ile delinir.

Külekçi ustalarının kullandığı üdürgü, kol gücü ile sağa sola dönen, döndükçe de ucundaki sivri demir vasıtası ile delik açan ilkel bir matkaptır aslında. Bu işlem çivinin ince ve zarif olan kasnağı yarmaması amacıyla yapılır.

Sonraki aşamada dip tahtaları geçirilir. Külek saplı olacaksa sapları takılır ya da kapaklı olacaksa da kapakları… Bazı külekler yarım kapaklıdır. Bu durumda küçük deri parçalardan faydalanarak bir tür menteşe yapılır ve kapağın hareketli kısmının açılıp kapanması sağlanır.

Büyük boyda yapılan küleklerin çapları 50-55 cm. kadar olurdu. Örneğin bu ebatta bir külekle köy yoğurtları şehirlere taşınırdı ya da mahalle çeşmelerinden evlere su getirilirdi.

Yoğurt küleklerinin üzeri genellikle patiska ile kapatılır, etrafından da sicimle bağlanırdı. Bunun üstü de sıraca otgillerden “sığır kuyruğu” dediğimiz büyük yapraklı calba bitkisi ile kaplanırdı. Bu şekilde köy yerinden şehre hayvan sırtında getirilen yoğurtlar, hayvanın sırtında sallandığından şehre geldiklerinde sulanırlardı.


YOĞURT NASIL EKŞİMEZ?

Eski zaman tabii, şimdiki gibi içinde koruyucu ya da kıvam artırıcı olmayan ve tadını hepimizin özlediği bu yoğurtların semerin iki yanına kendirlerle bağlanarak getirilmesinden ötürü sallanması ve sulanması çok doğaldı.

Bakkallar satın aldıkları yoğurtların satılana kadar ekşimemesi içinse satışa sunmadan önce yoğurt küleklerini baş aşağı çevirirlerdi. Bu sayede yoğurdun kısa zamanda ekşimesi önlenmiş olurdu; üstelik yeniden koyulaşması sağlanırdı.

İşte calba dediğimiz bitki bu işlem sırasında bir nevi süzgeç görevini üstlenirdi. Madem yoğurttan devam ettim küçük bir not daha öyleyse: Dut ağacından yapılan yoğurt külekleri içindeki yoğurdun daha uzun bir süre taze kalmasını sağlardı.

Oval şekil verilecek olan külek tahtaları merdaneden geçirilirken yanlıca kıvrılacak bölgeler geçirilir, düz kalacak yerler ise geçirilmezdi. Özellikle kuru baklavalar için bu kutular kullanılırdı. Başka illere gönderilecek kuru baklavalar bu küleklerle satışa sunulurdu. Ekmek ve tuz külekleri de eski evlerin mutfaklarının vazgeçilmezleri arasında idi. Örneğin evde hazırlanan yufkalar ıslatılıp yumuşatıldıktan sonra katlanarak ekmek kutularına konurdu ve burada uzun zaman küflenmeden taze kalırdı. Tuz ve ekmek külekleri tercihen ceviz ağacından yapılırdı ve bu külekler en küçük boyda yapılan küleklerdi. Pekmez külekleri ise sultani söğüt ağacından yapılırdı.

PARMAK BÜYÜKLÜĞÜNDE DUTLAR

Yakın zamana kadar Kilis ilimizden gelen küçük, birer kilogramlık pekmez küleklerini İstanbul Mısır Çarşısı’nda görürdük. Bu küleklerin dibinin sızdırmazlığını sağlamak için hamurdan yapılan bir tür macun kullanılır. Koyu olan pekmezler nakliye sırasında sıcaktan eriyip akmasın diye bu yöntem bulunmuştu.

1950’li yıllarda doğup büyüdüğüm şehrin, yani Gaziantep’in her tarafı bağ bahçe idi. “Dutluk” dediğimiz mesire yerleri vardı. Gaziantep halkı fırsat buldukça buralara gider, bağı bahçesi ile uğraşırdı. Pikniğini yapar, dutlarını küleklere toplar evine dönerdi. Gaziantep ve yöresinde dut ağacının bolluğunu, ipekçiliğin sosyal hayatta geniş bir yer tuttuğu 1900’lü yıllara bağlamak gerekir. Buralarda yetişen parmak büyüklüğündeki dutlar toplanır, orta boy küleklere doldurulurdu. Üzerleri de ceviz yaprakları ile kapatılırdı.

Daha sonra dut dolu külekler “mahra” dediğimiz, ağzı geniş ancak dibine doğru daralan sandıklara dizilirdi. Bu sandıklar bir beygirin semerinin iki yanına bağlanır, şehrin araba geçmeyen dar sokaklarında satışa sunulurdu.

Külekçilerin imal ettiği kaplar yoğurt, süt, pekmez, yağ, ayran, su ya da benzeri sıvıların taşınması veya saklanması amacının dışında da kullanılırdı. Külek eski mutfaklarda nohut, bulgur, mercimek, fasulye gibi hububatların böceklenmeden ve küflenmeden saklanmasını da sağlardı.

Tanıdığım son külekçi ustalarından birinin yoksulluk içerisinde ölüp gittiğine tanık oldum. İleri yaşlarda para getirmeyen mesleğini bırakmak zorunda kalmıştı. Bir okul kapısında borç harç aldığı üç tekerlekli bir arabayla Şam tatlısı satıyordu. Son gördüğümde parasızlıktan dişlerini dahi yaptıramamış, bitkin bakışlarını bardak dibi gibi kalın, kırılmış parçaları bant ve iple tutturulmuş bir gözlüğün arkasında saklıyordu.


ÖLÜMÜNE KAÇ GÜN KALDI?

Külekçilik yaparken lakabı külekçi “Apaçi İsmail”di. Mesleği bıraktıktan sonra kullandığı üdürgüsünü hiçbir şey talep etmeden bana hediye etmişti. Benim 1991’de çalıştığım “Külekçi İsmail” resmimin modelliğini yapmıştı.

Yoksulluktan ileri yaşlarda zar zor evlendiği karısını doktora götürememiş, kadıncağız genç denecek yaşta iki çocuğuyla külekçi Apaçi İsmail’ini bırakıp gitmişti. Çaresiz, karısının bu ölümü de İsmail ustayı hayli sarsmıştı.

Bir insanın mesleğinin son temsilcisi olduğunu bilmesini, ölümcül bir hastanın yaşayacak kaç günü kaldığını bilmesine benzetirdim.

Tanıdığım külekçi ustalarından Ceviz Mehmet, Apaçi İsmail ve K.Maraşlı yaşlı Mehmet Usta’ya rahmetler diliyorum.

Külekçilik kelimenin tam anlamıyla hayatımızdan kaybolan, yitip giden bir meslektir. Bildiğim kadarıyla yurdumuzun hiçbir köşesinde de bu işi yapan usta kalmamıştır.

Videoyu göremiyorsanız. Youtebe giriş için tıklayınız...