Hat Sanatı


Hat Sanatı


 Alimlerin meşhur bir sözü vardır: Kur'an Mekkede indi, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı.


  Hat sanatı denilince Kur'an harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatı akla gelir.  Bu sanat Kur'an harflerinin 6 ile10. yüzyıllar arasında geçirdiği uzunca bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Kuran-ı Kerim'in bir araya toplanmasından sonra, İslam dininin bilime verdiği özel önemin etkisiyle, çok sayıda katip yetişmiş, yazı da doğal olarak büyük aşamalar göstererek önemli sanat kolu olmuştur.
Bu yazının ilk biçimi olan ve adını Kufe kentinden alan köşeli karakterli kufi yazısının yerini 9. yüzyıldan sonra aklam-ı sitte (altı çeşit yazı) almaya başladı. Hat sanatı, tarihi seyir içersinde yer yer ve kol kol gelişmiş, mükemmelleşmiş ve güzel sanatlar arasında seçkin yerini fiilen almıştır. Bunun farkına varamayanlar, garp tarihçilerinin adetlerine uyarak hat sanatına “mimari süsleme” deyip geçmişlerdir. Oysa ki mushaflar, cüzler, hilyeler, fermanlar, murakkalar, meşkler, karalamalar gibi değişik konularda verilmiş nice eserler vardır ki mimari süsleme ile hiçbir alakası yoktur. Hat sanatı; “Cismani aletlerle ortaya çıkan ruhani bir hendesedir” şeklinde tarif edilmiştir.



Aslı Finikeliler'den gelen ve Nebat kavmince kullanılırken Araplar'a geçen ve basit şekillerden  ibaret olan bu yazı çeşidi (BU KONU İHTİLAFLIDIR AŞAĞIDA DETAYLI BİLGİ VERİLMİŞTİR) , İslamiyet'in gelişi ile beraber önem kazanmıştır. Kavim yazısı olmaktan çıkıp ümmet yazısı haline gelmiştir. Bu bakımdan “Arap harfleri” yerine “İslam harfleri” yahut “Kur'an harfleri” ifadesini kullanmak daha yerinde olacaktır. Kur'an ve hadislerin doğru tespiti için yapılan çalışmalar hat ilmini, o kutsal ibareleri güzel yazma gayreti ise hat sanatını meydana getirmiştir. Sadece okuma yazma vasıtası olan bir takım basit şekillerden böylesine güçlü bir estetik ortaya çıkıvermesi İslam'ın bir mucizesidir.

        Türkler, hat sanatıyla Anadolu'ya geldikten sonra ilgilenmeye başlamışlar ve bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşamışlardır. Yakut-ı Mustasımi'nin Anadolu'daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi'nin koyduğu kurallarda bazı değişiklikler yaparak yazıya daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırmıştır. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürmüş,daha sonraları, Hafız Osman, Rakım Efendi, Şevki ve Sami Efendi gibi dahi sanatkarların hizmetleriyle varabilceği doruk noktasına yücelmiştir.

        Türkler, altı tür yazı dışında, İranlılar'ın bulduğu tâ'lik yazıda da yeni bir üslup ortaya koydular. Önceleri İran etkisinde olan tâ'lik yazı 18. yüzyılda Mehmed Esad Yesari (ö. 1798) ile oğlu Yesarizade Mustafa İzzet'in (ö. 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı.

        Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan altı tür yazı ile İranlılar'ın bulduğu tâlik dışında başka birçok yazı türü daha vardır. Bunların bir bölümü fazla yaygınlaşamamış, bir bölümü de belli alanlarda kullanılmıştır. Örneğin Türkler'in geliştirdiği divani yazı yalnızca Divan-ı Hümayun'da yazılan önemli belgelerde, yazılması ve okunması özel eğitim gerektiren siyakat ise mali kayıtlarda kullanılmıştır. Kolay yazıldığı için günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan bir yazı türü olan rik'a da 19. yüzyılda sanat yazısı durumuna gelmiştir.

        Sultanların imzası olan tuğralar ise, tuğrakeş adı verilen kimseler tarafından hazırlanmaktaydı. Sultanların mührü niteliğindeki tuğraların,doğal olarak her sultanla birlikte, biçimi ve metni değişmekte, böylece zengin bir tuğra dizisi elde edilmiş bulunmaktadır. Tuğralar, fermanlarda, anıtsal yapıların girişlerinde ve gerekli diğer bölümlerinde sultanların simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Fermanlardaki tuğraların tezhipli örneklerini bugün başta İstanbul olmak üzere müzelerde rastlamak mümkündür.

        Hat sanatıyla uğraşan kişiye “hattat” adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders almalıdır. Başlangıçta harflerin tek tek yazılışları, sonra iki harfin birleşme biçimleri ve bunun kuralları öğrenilir. Ardından ikiden fazla harfin birleştirilmesine yani satır çalışmasına geçilir. Bunun için genellikle önce uzunca bir kaside, sonra bazı ayet ve hadisler, dualar özlü sözler yazılır. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verir. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını koyarlar. Buna, “icazetname” adı verilir. İcazetname almamış kişi hattat sayılmaz, dolayısıyla yazdığı bir yazının altına adını koyamaz. Osmanlılar döneminde, hattatlar arasında en kıdemli ve usta olana, hattatların reisi (reisü'l-hattatin) adı verilirdi. Onun ölümünde yerine bir başkası geçerdi.

         YAZI ÇEŞİTLERİ
        1- Kufi yazı: İslam yazısının en eski örneği olan bu yazı, İslamiyetin zuhurunda Arap yarımadasının birçok yerinde kullanılmakta idi. Nitekim ilk Kur'an-ı kerimler bu yazı ile yazılmıştır. Düz çizgiler ve köşelerden oluşan bir yazı çeşididir. Kufi denilen yazının en temelli karakteri geometrik olmasıdır.
        2- Sülüs: Sülüs yazı hicretin 4. yılında ortaya çıkmıştır. Kufi yazıdaki düz ve köşeli şekiller bu yazıda yerini yuvarlaklığa ve eğri çizgilere bırakmıştır. Sülüs yazının, bir santim veya daha fazla genişlikte açılmış kalemle yazılmış olanına “ celi sülüs ” adı verilir. Büyük levhalar, kitabeler ve birçok mezar taşları bu yazıyla yazılmıştır.
       3- Nesih: Nesih,sülüs türünün gövde oluşları bakımından en ilkel olan şeklidir. Nesih yazısının gövdesi,sülüs ve celi tiplerine göre çok yalındır. Kalem uç genişliği sülüsünkinin üçde biri kadardır. Kur'an-ı kerim, Delail, En'am, Hadis kitapları, Tefsirler ve Divanların yazılmasında bu yazı kullanılmıştır.
         4- Muhakkak: Sülüs yazıdaki harflerin yatay kısımlarının daha genişletilmesi sonucunda ortaya çıkmış bir yazı çeşididir.
         5- Rika': Buna, nesih yazının dişsiz, yuvarlak ve kıvrak bir çeşidi diyebiliriz. İcazetler bu yazı ile yazıldığı için “ icazet yazısı ” da denilir.
         6- Tevki: Sülüs yazının daha değişik ve ufaltılmış bir türüdür. Daha ziyade resmi evrakta kullanılmıştır.
        7- Ta'lik: Bütün harfleri yuvarlağımsı olan bu yazı, her şeyden evvel çizgilerin bir musikisidir. İran'da icad edilmiştir. Bir santim veya daha fazla genişlikte açılmış kalemle yazılmış olanına “ celi ta'lik ” adı verilir.



AKLAM-I SİTTE: (Şeş-kalem)


Şeş - kalem diye Şöhret bulan altı nevi yazı şunlardır:

1-RİKA”: Dört bölüğü düz, iki bölüğü yuvarlaktır.
2-SÜLÜS: Bir buçuk bölüğü düz, bakisi yuvarlaktır.
3-NESİH: Muhakkak”a tabidir.
4-TEVKİÎ: Sülüs”e tabi olup, kalem kalınlığı onun üçte bir”i kadardır.
5-REYHANÎ: Yarısı yuvarlak, yarısı düzdür.
6-MUHAKKAK: Düzlüğü ve yuvarlaklığı değişik, çoğu harfleri bitişiktir.




Bugün dünyada en yaygın yazı çeşidi olan Latin yazısından sonra birinci sırayı alan İslam yazısı bu özelliğini öncelikle İslam dinine borçludur. İslamiyet'le birlikte ortaya çıkmaya başlayan İslam yazısı, İslam dini olmasaydı basit ve ilkel bir Arap yazısı olarak kalabilirdi. İslam yazısı, İslam dininin gelişmesine paralel bir gelişme göstermiş diğer kültürler İslam kültür potasında eridikçe yazı da buna bağlı olarak gelişip zenginleşmiştir.


Bu yazının İslamiyet öncesi ne kadar Araplara ait ise de İslamiyet sonrası da İslam dinini kabul eden milletlere aittir.Araplardan başka öteki İslam milletleri Türkler, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Afrikalılar ve Malezyalılar bu yazıyı ortak bir din kültür ve sanat yazısı olarak kullanmışlardır. İslam yazısı bu geniş coğrafi bölge içerisinde daha önce kullanılan yazıları yenerek onların yerini almış ve bu zengin yazı kültürlerinden etkilenerek plastik unsurlarını ve muhtevasını zenginleştirmiştir. Bu yüzden İslam yazısı zaman içinde olduğu kadar ülkeden ülkeye de farklılık gösterir. İslam yazısının bu açıdan tipolojisi yayıldığı ülkelere göre Hulefa Emevi, Abbasi, Endülisî, İranî, Selçukî, Osmanî olabileceği gibi Kufî Nesih Endülüs ve Magribî Rik’a Divanî Ta’lik olarak da sınıflandırılabilir. Bu tipoloji hem yazının tarihi hem de coğrafi değişimine ışık tutmaktadır. Bilindiği gibi genel olarak Kufî yazı İslamiyetin başlangıcında daha ziyade dini maksatla kullanılmıştır. Bu yazının daha çok Emeviler dönemine ait olduğu söylenebilir. Nesih yazı ise sülüs reyhani ve muhakkak yazıların prototipi olarak kabul edilebilir ve Abbasi dönemine aittir. Rik’a ve divani yazılar ise Türkler tarafından icat edilmiş. Talik yazı ise İran'da ortaya çıkmış olup Hatt-ı Farisi adıyla da bilinmektedir.


İslam yazılarının genel bir sınıflandırmasını yapmak hususunda kaynaklar arasında farklılıklar olduğu göze çarpmaktadır. Ayrıca bütün yazı türlerini içine alan bir sınıflama yapmak da mümkün görünmemektedir. Büyük Selçuklular tarihine ait bir eser yazan ve ayrıca ünlü bir hattat olarak da bilinen Muhammed b. Ali b. Süleyman er Ravendi nin yetmiş tür İslam yazısı yazmakta usta olduğu kabul edilirse konunun sınırlarının genişliği ortaya çıkacaktır.
İslam yazılarının çeşitleri konusunda kaynaklar Aklâm-ı Sitte (altı kalemşeş kalem) deyimi ile bilinen bir sınıflamadan söz ederler. Kufi yazıdan sonra ölçülü yazıların çeşitleri hakkında ki görüşler oldukça farklı ve değişiktir.


M.Bedreddin Yazır bu konuyu değişik kaynakları karşılaştırarak şöyle açıklamaktadır. Hat ve hattatan tespit ettiği şecereye göre Aklam-ı sitteyi ; sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, tevki, rikaa olarak kaydediyor. Menakıbı Hünerveran ve Medeniyet-i İslamiye Tarihi de sülüs, nesih, talik, reyhani, muhakkak, rikaa olarak gösteriyor. Burhan-ı Kaatı da açıklandığı üzere bazıları talik i yedinci olarak almışlar ve ölçülü yazıların aslı yedi kalem olduğunu ve Heft Kalem denildiğini söylemişlerdir. Bu hale göre tertip şöyle olmak lazım geliyor : sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, tevki, rikaa, talik.
Bu tertipte İslam dininin başlangıç yıllarında resmen on sırayı alan ve bu yazının yuvarlak karakterli Sami yazıyla karışımından doğan ve önce mensup ve daha sonra kufi denilen yazıları ve daha başka türleri içine almadığı görülmektedir. Yalniz kufi yazının besyuze yakin çeşidinin tespit edildiği kabul edilirse aklam-ı sitte tertibinin yetersizliği ortaya çıkacaktır.

E.Kuhnel Islamiche Schriftkunst adli eserinde İslam yazılarını geniş bir perspektif içinde sınıflandırmaktadır. Ancak burada bünyesinde hem düzlük hem de yuvarlaklık bulunan kufi yazıların hepsinin köşeli yazılar grubuna dahil edildiği görülmektedir. Yukarda da belirtildiği gibi kufi yazı yuvarlak karakterli Sami yazıyla tamamen köşeli ve yapısında yuvarlaklık bulunmayan makili yazının karışımından doğmuş ve islamiyette ilk defa Kuranı Kerimin yazımında kulllanılmıştır. Binaenaleyh bütün kufi yazıların köşeli olduğunu kabul etmek doğru değildir.Bu durumda Kuhnel in tipolojisine (1-köşeli yazilar2-yuvarlak yazılar 3- eğik yazılar 4- magribi yazılar 5-fantezi yazılar ) hem köşeli hem de yuvarlak yazılar olarak kufi turun eklenmesi köşeli yazıların makili ye tahsis edilmesi daha dogru olacaktir.Magribi yazının ayrı bir başlık altında incelenmesi uygun görülmemektedir. Çünkü magribi yazı terimi coğrafi bir bölgeyi ifade ettiği için bu tipolojiye uymamaktadır.



Bu duruma göre İslam yazılarının aşağıdaki sınıflandırılması plastik unsurları yansıtması acısından daha gerçekçi olacaktır.

1-yuvarlak yazılar
2-köşeli yuvarlak yazılar
3-köşeli yazılar
4-eğik yazılar
5-fantezi yazılar


Yuvarlak yazıların türlerini belirtmeden önce yazıların ortaya çıkısı hakkında söz etmek uygun olacaktır. Hemen belirtilmelidir ki yuvarlak yazıların doğusu konusunda batılı kaynaklarla İslam kaynakları arasında farklı görüşler vardır. Bütün ciddi kaynaklar İslam dininin başlangıcında iki tur yazı kullanıldığı hususunda görüş birliği içerisindedirler. Bu yazılardan birincisi genel olarak kufi yazıların da dahil olduğu ve başka türleri de içine alan köşeli yazılardır. İkinci grup yazılar ise yuvarlak karakterli olup nabati yazıdan türemişlerdir. Daha sonraları Sami adi verilen bu yuvarlak yazılar genellikle zarafet ve disiplinden yoksun din dışı maksatlar için kullanılmışlardır. Bu yazılar sanıldığı gibi kufi yazılardan çıkmamış fakat onun gelişiminden etkilenmişlerdir.Bir kısım kaynaklar ise yuvarlak yazıların kufi yazıdan doğduğunu belirtmektedirler. Bu kaynaklara göre yuvarlak yazıların ilki olan nesih yazı ilerde hakkında daha geniş bilgi verilen Ibni Mukle tarafından bulunmuştur. M.Beddrettin Yazır papürüslerde görülen ve nesih'e benzeyen yazının kalb ve irca kanunu altında zamanla sekil değiştirerek ve muhtelif isimler alarak Ibni Mukle ye kadar geldiğini kabul etmektedir. Fakat Ibni Mukle nesih yazıyı hat sanatında kufiden sonra başlı başına bir mebde ve hat taliminde bir esas bir mikyas kabul edilen sülüs yazıdan çıkardığını iddia etmektedir.
Bilindiği gibi Abdullah İbn Harun er Reşid el- Memun Abbasilerin siyaset ve kültür merkezi Bağdat da Beytül hikme adıyla bilinen bir bilimler akademisi kurmuştur. Burada el yazması halinde Arapçadan başka farsça, hindçe, rumca, süryanice, kıptça, dörtyüzbin kitap toplanmıştır.Beytül hikmede mütercimlerin kullandıkları yazı türü kufi olamayacağına göre bu yazıların yuvarlak bir yazı olması gerekmektedir. Zira kufi yazılar özellikle yapma kufiler incelendikleri zaman böyle bir çalışmaya uygun olmayacakları anlaşılacaktır. O halde nesih yazı ibni mukleden önce de kullanılmakta idi ve nesih yazının kufi yazılardan çıktığı görüşü de tarihi gerçeklere de uymamaktadır.


Pek çok çeşitleri bulunan yuvarlak yazıların başlıcaları şunlardır :

Nesih
Muhakkak 
Reyhanî 
Sülüs 
Tevki 
Rıkaa 


a. Nesih Yazı: İslam yazı kültüründe başta kuranı kerimler olmak üzere dini kitapların yazılışında istinsahından nesih yazı kullanılmıştır. Bu yazının isimlendirilme şekli de istinsah kelimesi ile ilgilidir. Zira nesh bir şeyi kaldırıp onun yerine başka bir şeyi koymak nüsha çıkarmak manalarına gelmektedir. Bu açıdan nesih yazı kufi yazıyı kuranı kerim yazımından resmen kaldırarak onun yerine geçmiş ve mushaf nüshalarını çoğaltmakta kullanılmıştır.
İsimleriyle nesih yazının kapsamlı bir yazı türü haline gelmesi arasında bağlantı bulunan hattatlar Abbasi Halifelerinin saraylarından yaşamışlar ve önemli bir ekol meydana getirmişlerdir. Bunlardan “İmam’ül Hattatin” lakabıyla şöhret bulan Ebu Muhammed b. Ali b. Hasan b. Mukle (860–940) İslam yazısının kurucusu olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda çeşitli Abbasi halifelerine de vezirlik yapan Mukle hattatlıktan ileri gelen sanatçı kişiliği ile iktidarı ve servetini serbestçe kullanmış ancak sefalet ve yoksulluk içinde ölmüştür. İbni Mukle ( gözbebeğinin oğlu ) IX. Yüzyılın sonlarında sayıları yirmiden fazla olan yuvarlak yazıları güzelleştirmek için geometriden faydalanmıştır. Noktayı birim ölçüsü olarak alarak nesih yazıyı kufi yazılar ile beraber resmi yazı olarak kabul ettirtmiştir.
Nesih yazının İslam hat kültüründe Neshi Eyyübî, Neshi Memlükî, Neshi Selçukî, Neshi Osmanî gibi türleri görülmektedir. Nesih yazı Osmanlı imparatorluğu döneminde Kıblet’ül Küttab adıyla şöhret bulan Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman tarafından zevkli ve ahenkli bir şekilde yüksek bir dereceye çıkartılmıştır.
Nesih yazı Kuranı Kerim en’am duanâme yazımına tahsis edildiği için sürekli gelişmiştir. Çünkü genel olarak bütün hattatlar sanat hayatları boyunca Kuranı Kerim yazımına dini bir görev olarak önem vermişlerdir. Bu şu demektir her hattat nesih yazıyı çok usta olduğu ve ün yaptığı hat çeşidi kadar ustalıkla yazdığı dönemde kullanmıştır. Bu durum da nesih yazının gelişimini etkilemiştir. Nesih yazı hafız Osman’la kemalin zirvesine ulaşmış ve kuran İstanbul’da yazıldı deyimi ile bütün İslam dünyasında bu kemal kabul edilmiştir.


b. Sülüs yazı: İslam hat sanatında nesih yazı ile birlikte güzellikte birinci sırayı alan ve mikyas ül hat mizanül hat olarak da kabul edilen bu yazı abidevi bir yazıdır. Nesih ve sülüs yazının harfleri birbirine benzemekle beraber aralarında gene de farklılıklar vardır. Nesih yazının kalem kalınlığı 1 mm kadar sülüs yazının kalınlığı ise 25 mm dir. Nesihte zülfesiz olan elifler lamelif ler be ler cim ler kef kolları sülüste zülfelidir. Katt ı kalem yani kalemin yavaş yavaş kaldırılması sülüste daha belirgindir. Nesih yazı kıvrık ve daha yuvarlak çizgilerden meydana gelmekte kolay okunurluk ön planda görülmektedir. Sülüs yazıda nokta ve harekelerden başka süs harfleri plastik işaretler ( ha sin sad sıla ayın boru kefi yatık mim tırnak he ters tırnak tırtıl mimli tırtıl ) kullanılmaktadır. Sülüs yazı hattatlar için meşk konusu olmuş bu yüzden mizan ül hat kabul edilmiştir. Sülüs yazıyı kalınlaşmış bir tür nesih yazı olarak kabul edenler olduğu gibi muhakkak ve bazen de kufiden türediğini söyleyenler de vardır. Sülüs yazı plastik zenginliği sebebiyle istiflere müsait resim sanatına yakın ve fakat yer yer musikiye yaklaşan bir yazıdır. Bilhassa celi sülüslerin mimaride ve mezar taşlarında görülen örnekleri dikkat çekicidir. Türk İslam kültüründe ki mezar taşlarının plastik değerleri hakkında Bedri Rahmi Eyüboğlu şöyle söylemektedir:


Karacaahmet’te har vurup harman savrulan taşlar arasında öyleleri vardır ki cumhuriyetin ellinci yılına kadar diktiğimiz şalvarlı poturlu kasaturalı abideler bunların yanında çocuk oyuncağı kalır. Abide deyince akla gelen kelle kulak şalvar kasatura değildir. Abide her şeyden önce soylu bir geleneğin elle tutulur bir sonucudur. Taksim meydanına dikilen o cılız cansız abideyi Sabri Esat Siyavuşgil bundan kırk beş yıl önce şöyle anlatıyordu: bir kibrit kutusunu alın kibritleri boşaltın boşalan kutuya on on beş kibrit çöpünü rast gele yerleştirin. al sana taksim abidesi! Şimdi biz şunu savunuyoruz. Taksim abidesinin yanı başına ister Karacaahmet’ten ister Eyüp den ister Anadolu’nun en soylu mezarlarından bir taş getirip dikelim. Bakalım bunlardan hangisi daha ağır basacaktır?


Sülüs yazının bilinen en eski örnekleri İbn Bevvab ve Yakutu Mustasımi ye aittir. Bu yazının Emeviler döneminde kullanılan sülüs ve sülüsayn adı verilen yazılarla akrabalığı henüz bulunamamıştır.
Celi sülüs genellikle normal olarak 25 mm olan kalem ağzı genişliğinin kalemin müsaadesi nispetinde genişlemesiyle elde edilen yazıdır. Celi kelimesi hat sanatında normal büyüklüğü üstünde yazılmış şekil manasına gelir. Celi sülüs daha çok mimari eserlerin geniş alanlarında kullanılmıştır. Bu yüzden celi sülüslerin kendi iç kuralları bilinçli dış estetik amaçları için değiştirilebilmiştir. Plastik maksatlar için dik ve ufki hatlar satır uzunluğunun iki katına çıkabilir. Kalemin hareketi son derece düzgündür ve hareket sonunda zengin bir desen çeşitliliği ortaya çıkar. Bu kalem istiflerde birliği sağlayan en önemli unsurdur. Ufki keşideler değişikliği ve dengeyi sağlarlar ve monotonluğu önleyerek yazının görünüşüne rahatlık verirler. Türk İslam celi sülüs yazıları öteki İslam ülkelerinde olduğu gibi bitkisel ve geometrik süslemenin içinde değildir. Bunun sebebi Türklerin yazıyı ayrı bir sanat olarak değerlendirmelerinden başka güzelliği mimaride olduğu gibi sadelikte aramalarıdır. Bu yüzdendir ki celi sülüs yazıların anıtsal örnekleri Anadolu’da ki Türk İslam mimari eserlerinde görülmektedir. Mesela bazı Türk camileri adeta birer hat müzesi halindedir. Bunlardan Edirne’de ki Eski cami ve Bursa Ulu Camii bu caminin duvarlarında 87 levha halinde ise 105 yazı ünlü Türk hattatlarının eserleriyle doludur.


Sülüs ve celi sülüs türbe camilerde kitabe olarak besmele ve kelimei tevhid kelime i şahadet ve diğer dua metinlerinde murakkaalarda kullanılmıştır. Sülüs yazıyla yazılan yazılar çok azdır buna mukabil süre başlıkları ve hatimelerde sık sık bu yazı kullanılmıştır.

c.Reyhanî yazı: Reyhanî yazının nesinden türediğini ileri sürenler var ise de muhakkak yazıyla benzerliği sülüsle olan akrabalığını göstermektedir. Harf keşidelerinin yön zenginliği sebebiyle adını zarif gövdeli reyhan bitkisinden aldığı söylenmektedir. Ancak kaynaklar reyhanî yazının Ali b. Ubedur Reyhanî tarafından icat edildiği konusunda müttefiktirler. Reyhanî yazının kalem kalınlığı muhakkak yazı kaleminin yarısı genişliğindedir. Satır üstünde ki dik hatlar sülüse nazaran düz ve daha uzundur. Tam kalemle başlayıp ince bir şekilde biterler. Tecvit işaretleri daha küçük bir kalemle konmakta ve üstün esre ötrenin yönleri sülüs nesih muhakkakta görüldüğü gibi satırın hareket yönünü takviye etmektedir. Muhakkak yazı gibi harf gözleri (ayn fek af vav vb) Açıktır. Bundan gayrı satır altına uzanan keşideler daha zengindir ve kesintiye uğramadan devam ederler. Dolayısıyla katı kalemler satır altında sağdan sola giderken daha temkinlidir. Çanaklı ve küplü harflerin devirli kısımları sülüs yazıdan daha açıktır. Reyhanî yazı daha okunaklı olduğu için kuran ı kerim dua kitapları murakkaa başlarında ki besmeleler kasideler ve şiirlerin yazımında kullanılmıştır. Kuran yazımında özellikle Memluklular ve İlhanlılar zamanında çok kullanılan reyhanî yazı Osmanlılar döneminde kullanılmamıştır.

d.Tevkî yazı: İcazet harflerinin yarısı düz ve yarısı yuvarlak olan tevkî yazı IX. Yüzyılda Abbasiler döneminde halifelerin imza yazısı olmuştur. Sülüs ve nesih yazının ortak özelliklerini taşımaktadır. Tevki ve rıkaa muhakkak ve reyhanî gibi iki kardeş yazıdır. Ancak tevki rıkaya nazaran ufki olarak gelişir ve hızla yazıldığı için kelimelerin arası birleştirilir. Tevkî yazının deseni rıkadan daha kalın ve daha az yuvarlaktır.

Tevkî yazı Osmanlı imparatorluğunda divani yazının esasını teşkil etmiş zamanla yerini divani ve celi divani yazılarına bırakmıştır. Türklerde özellikle tuğralarda imza tevkî ile atıldığı için tuğrakeşlere tevkîî adı verişmiştir.

Tevki ve rıkaa yazılarının XII. Yüzyılda Bağdatlı Ahmet İbn-i Muhammet İbn ül Fazl tarafından icat edildiği söylenmektedir. Tevkî yazı ferman menşur namei hümayun süferâname vakfiye sureti yazmak için kullanılmıştır.

e.Rıkaa yazı: Düzlüğü ve yuvarlaklığı değişik ve süratli yazıldığı için çoğu harfleri bitişik olan rıka yazısı birçok bakımdan sülüse benzer. Fakat harfleri sülüsten daha küçük ve eliflerin başında zülfe yoktur. Rıkaa yazısı haberleşme ( mukâtebât ve murâselât) yazısıdır. Rıkaa Şeyh Hamdullah’ın elinde çok gelişmiş ve giderek Osmanlı hattatlarının gözde yazısı olmuştur.

Rıkaa yazısının rik’a yazısıyla karıştırıldığı görülmektedir. Bilhassa Osmanlı Türklerinde XIX. yüzyıla doğru yaklaşıldıkça klasikleşen rik’a yazısı öz Türk yazısıdır. Bazı kaynaklar rıkaa yazısının sadeleşerek rik’a haline geldiğini iddia etmektedirler. Fakat rik’a yazısı hareketsiz olup Osmanlılarda günlük yazışmalarda kullanılmış zamanla bütün İslam ülkelerinin el yazısı haline gelmiştir. Rik’a yazısı Osmanlılarda özellikle Mehmet İzzet Efendi’nin elinde (1841–1903) iş yazısı olmaktan çıkıp sanat yazısı düzeyine ulaşmıştır.






          KULLANILAN MALZEMELER
        Kalem: Hat sanatında da yazının temel aracı kalemdir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılır. Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlığına göre makta denilen sert maddelerden yapılmış altlığın üstünde eğik olarak tutulur ve kalemtıraş olarak adlandırılan özel bir bıçakla yontularak belli bir açıda kesilir. Celi yazılar da ise ağaçtan yapılmış kalın uçlu kalemler kullanılır.
        Mürekkep: Hat sanatında kullanılan mürekkep de özel olarak hazırlanır. İs ile arapzamkının dövülmesi neticesinde elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı sağlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinir.
        Kağıt: Hat sanatında kullanılan kâğıtlar da özeldir. Kağıtlar evvela hamurları ne olursa olsun, nebati ve madeni boyalarla çeşitli renklere boyanırlar. Mürekkebi emip dağıtmaması, kaleme akıcılık sağlaması için kâğıtların yüzeyine âhar denilen bir madde sürülür ve daha sonra da mührelenir.
        Hokka : Mürekkep hokka içinde saklanır. Camdan başka pişmiş topraktan, metalden, çeşitli ağaçlardan hokka yapılabilir. Kalem sokulduğunda uç dibine vurup bozulmasın diye hokkanın içine lika denen bir tutam ham ipek konur.


Arap Yazısının Doğuşu

Arap yazısının ortaya çıkışı hakkında İslâmî kaynaklarda çok farklı ve çeşitli rivayetler mevcuttur. Bu bilgiler ihtilâflı olduğu gibi kesin de değildir. Merhum Nihad M. Çetin (ö. 1991) bu bilgi ve rivayetleri üç ana grupta toplamıştır. Birinci görüş: yazının kaynağı tevkîfî, yani ilâhîdir. Buna göre, bütün yazıların mucidi, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem'dir. Hz. Âdem, yazıları balçıklar üzerine yazmış, Nuh tufanından sonra da her kavim kendi yazısını bulup öğrenmiştir. İlk Arap yazısını öğrenen Hz. İsmail olmuştur. İkinci görüş: Arap yazısının "güney arabistan yazısı" yahut "himyerî" yazıdan türediği şeklindedir. Yazı Güney Arabistan'dan, ticarî münasebetler sebebiyle, önce Şam bölgesine, daha sonra da Hicâz bölgesine intikal etmiştir. Üçüncü görüş ise: Arap yazısının nabat yazısının değişiminden elde edildiği şeklindedir.

Bugün artık ilmî araştırmalar sonucu kabul edilen görüş, Arap yazısının nabat yazısından türediği, hatta onun gelişmiş bir devamı olduğu şeklindedir. Nabatî yazısından Arap yazısına geçiş IV. ve V. milâdî asırda olmuş, yazının Hicaz bölgesine geçişi, Havran, Petra ve el-Ulâ üzerinden gerçekleşmiştir. Arap yazısı, ârâmi halkasıyla fenike yazısına bağlanmaktadır. Arâmi yazısından nabat yazısı geliştirilmiş ve bundan da Arap yazısı doğmuştur.

Nabat yazısından Arap yazısına geçişteki merhaleleri görme imkânı verecek kitabelerin en eskisi Ümmü'l-Cimâl (m. 250) ve en-Nemâre (m. 328) kitabeleridir. Bu kitabeler Araplara ait olduğu halde Nabat kültürünün etkisi ile Nabat yazısıyla yazılmıştır. Bahsedilen kitabeler dikkatlice incelendiğinde, ilk devir Arap yazısının, Nabat yazısı harf şekillerine yakınlığı görülebilir.

Arapça, Süryâni dili ve yunanca olarak yazılan Zebed Kitâbesi (m. 512), artık Nabat yazısının Araplarca benimsendiğini, Arapçanın da yazı dili olarak kendini göstermeye başladığının işaretidir.

İslâm'ın doğuşu sırasındaki Arap yazısı ile, Şam'ın güneydoğusunda bulunan milâdî 528 tarihli Üveys kitâbesi ve Şam'ın güneyinde bulunan, milâdî 568 tarihli Harran kitabelerindeki yazılar arasındaki benzerlik çok ileri bir seviyededir.

Yazının Sanat Olarak Çeşitlenmesi

İslâm'ın ilk yıllarında yazının, kullanım sahaları ve kullanılan malzemenin tesiri ile iki ayrı tarzı doğmaya başladı. Bunlar mushaf, kitabe ve önemli vesikanın yazıldığı sert ve köşeli yazı ile günlük işlerde kullanılan yumuşak ve kavisli hatların hâkim olduğu yuvarlak karakterli yazı tarzıdır.

Yazının asıl gelişme yolunu bulduğu yuvarlak karakterli yazının kalın kalemle yazılmış şekline kalemü’l-celîl adı verilmiştir. Esasen, o devirde her iki karakterdeki yazının kalın kalemle yazılan cinsine, bu ad verilmekte idi. Osmanlı mektebinde celîl ismi celîye dönüşmüş ise de başlangıçtaki celîl yazı ile Osmanlı celîsi arasında -ikisinin de kalın yazılmaları dışında- bir ilişki yoktur.

Yazı Mekke'de mekkî, Medîne'de medenî adını aldı. Hz. Ömer ve Hz. Ali hilâfetleri döneminde yazı Basra ve Kûfe'de, evvelâ geldiği şehirlere nispeten mekkî ve medenî olarak isimlendirildi; kısa süre sonrada yazı şehirlere nispetle basrî ve kûfî isimlerini aldı. Başlangıcından beri, mushaf, kitabe, ve önemli vesikanın tespitinde kullanılan sert ve köşeli yazı Kûfe şehrinde geliştirilerek kûfî ismini aldı. Böylece ilk defa yuvarlak karakterli yazı ve köşeli yazı isim ve vasıf olarak kesin olarak ayrıldılar. Daha sonraları kûfi yazı gelişerek muhtelif bölgelerdeki aynı karakterdeki yazıların ana ismi olmuştur. Kûfî yazı daha sonraları çok farklı şekillerde tasnif edilmiştir. Yapılarına göre yapılan tasnifte kûfî yazı beş kısma ayrılmıştır; 1- Basit kûfî, 2- Yapraklı kûfî, 3- Zemini süslü kûfî, 4- Örgülü kûfî, 5- Geometrik kûfî. Yazıldıkları bölgelere göre de kûfî yazı üç kısma ayrılmıştır; çıktığı bölge ve çevresinde yazılanlar kûfî, çıktığı bölgenin doğusunda yazılan ve farklı özellikleri bulunanına meşrik kûfîsi, yine çıktığı bölgenin batısında yazılana ise mağrip kûfîsi adı verilmiştir. Meşrik kûfî'si ile mağrip kûfîsi arasındaki merhalede Kayravan kûfîsi ortaya çıkmıştır.

Emevîlerde Döneminde Yazı (41-132/661-750)

Hat sanatının asıl gelişimi, daha çok yumuşak ve yuvarlak karakterli yazı üzerinde olmuştur. Bu gelişme en belirgin şekilde Emevîler döneminde başlamıştır. Emevîler döneminde meşhur hattat Kutbetu'l-muharrir kûfî yazı üzerinde değişiklik yaparak, dört çeşit yazı meydana getirmiştir. Bunlar: celîl, tûmâr, sülüs ve nısf’tan ibârettir. Emevîler’in sonu ile Abbasîler’in ilk yıllarında yaşayan Kutbetü’l-Muharrir, daha önce kullanılan ve kalem ağzı genişliği belli olmayan celil’e nispeten, kalem ağzı genişliği belli olan tûmâr yazıyı icat etti. Bu yazı daha sonra icat edilecek yazılar için ana ölçü görevi görmüştür. Kalem ağzı genişliği muayyen olmayan celîl kaleminin tûmar’a mahsus kalem ağzı genişliği 24 beygir (birzevn) kuyruğu kılıdır. Bu da yaklaşık 15 mm. ye eşittir ki celî kaleminde de asgarî ölçü budur. Bu yazı resmî yazışmalarda kullanılmıştır. Tarihte ilk defa hattat unvanı ile karşımıza çıkan şahıs Kutbetü'l-muharrir' dir. Kutbe, Arab hattını sanat olarak geliştiren ilk şahıs ve kendinden sonra gelen büyük hattatlar silsilesinin başı olarak kabul edilir. İsminde bulunan muharrir sıfatı hattat anlamına gelmektedir. Gerçek yazı sanatkârı ile yazısı sadece güzel olanı birbirinden ayıran en eski kelime Muharrir'dir. Yazıyı sanatlı bir şekilde yazma endişeleri olmayıp, sadece kitap istinsâhı ile uğraşanlara ise verrâk adı verilmiştir. Uzun zaman sonra muharrir kelimesinin karşılığı hattat, verrak kelimesinin karşılığı ise kâtip olmuştur. Muhtemelen milâdî XII. yüzyıldan itibaren muharrir sıfatının yerini hattat sıfatı almıştır.

Başlangıçta kalın yazılar için sadece celîl ismi kullanılmıştır. Bu isim, çeşitleri oluşmamış biri yuvarlak diğeri düz karakterli yazıların büyük boyda yazılanlarına verilen bir isim idi. Celîl yazının üst seviyedeki devlet yazışmalarında kullanılan kalem ağzı kalınlığı belirli olan cinsine, dürülüp, bükülen kağıt yahut deriye nispeten tûmâr adı verildi. Kalemu'l-celîl'in ince boyda yazılanına kitap istinsâhında kullanıldığı için neshî, verraklarca kullanıldığından da verrâkî adı verildi; bu yazı ince muhakkak özelliği göstermektedir. Üst seviyedeki devlet yazışmalarında kullanılan kalemu't-tûmârın üçte biri nispetinde olanına "üçte bir " manasına gelen sülüs adı verilmiştir. Emeviler döneminde devlet merkezi Şam'da yazı şâmî ismini almıştır ki bu yazı kûfî yazının bir kolu olarak sayılmıştır.  Emeviler döneminde şöhret bulmuş bir diğer isim de Hâlid b. Ebi'l-Heyyâc'dır; bu şahıs Medine'de Mescid-i Nebevî'nin kıble duvarına Kur'an-ı Kerim'in son yirmi dört sûresini altınla ve muhtemelen celîl kûfî ile yazmıştır. Emeviler döneminden o zamanın hattına delâlet edecek bir örnek zamanımıza ulaşmamış, muhtemelen Abbasiler devrinde yok edilmişlerdir.  Endülüs Emevileri’nde kullanılan celîl yazının zemininde süsleme unsurları kullanılmıştır. Dik harflerde zülfe kullanılmamış, eliflerin alt uçları sol tarafa doğru kıvrılmıştır. Bazı harflerin uç kısımlarına tomurcuk şeklinde çiçek konulmuştur.

Abbâsîler Döneminde Yazı (132-656/750-1258)

Emevilerin sonu ve Abbâsîlerin başlarında kaynakların bahsettiği iki önemli sanatkâr, yazıyı Kutbe'nin başlattığı yönde geliştirmişlerdir. Bunlardan biri ez-Zahhak b. Aclân diğeri ise, İshak b. Hammad el-Kâtip'tir. Abbâsîler'in ilk devrinde yaşayan meşhur vezir ve aynı zamanda hattat olan Ebû Ali Muhammed b. Ali (İbn Mukle) (ö. 328/940), o zamana kadar uzun tecrübe ve arayışlarla elde edilen harf şekillerini belli ölçülere bağladı. Artık kûfînin etkisinden kurtulup, aklâm-ı sitteye dönmeye başlayan yazıya yeni bir şekil verdi. Bunda sahip olduğu hendese bilgisinin de etkisi vardır. Yazıyı düzene koyarken nokta, elif ve daireyi ölçü olarak aldı. Nokta 'yı harflerin boyu, elif' i dik harflerin boyu, daire' yi ise çanak şeklindeki harflerin genişliği için ölçü olarak koydu. Böylece aklâm-ı sitteyi ölçü içerisine alıp düzene soktu. İbn-i Mukle kalem-i tûmâr-ı kûfi'den bahsetmiştir ki, kendi ifadesiyle bu hat cinsi harflerinde yuvarlaklık olmayan, tamamen düz hatlardan meydana gelen kûfidir. Bu hat daha sonra ma'kılî olarak isimlendirilmiştir.

Ali b. Hilâl Yazısı ( TSMK-Bağdad 125, 34 a)

İbn Mukle'den bir asır sonra gelen ve onun mektebinin ikinci merhalesini temsil eden İbnü'l-Bevvâb (ö. 413/1022), İbn Mukle'nin seviyesine ulaşmak için, yıllarca onun yazılarını inceledi ve taklit etti; İbn Mukle yazısını geliştirdi ve güzelleştirdi. Merhum Nihad M. Çetin'in ifadesiyle; "... benzerleri arasında ortak husûsiyetleri en bâriz şekilde taşıyan hat üslûplarını seçti ve çok muhtelif kanallarına yöneltti." İbn Mukle ve İbnu’l-Bevvâb’ın celîl yazısına örnek elimizde olmamakla birlikte, İbnu’l-Bevvâb yolunda yazılmış celîl bir yazı örneği mevcuttur.

İbnü'l-Bevvâb'dan iki asır sonra, Ebu'l-Mecd Cemâleddin Yâkût b. Abdullah el-Musta'simî (ö. 698/1298), yazıya yeni bir nefes verdi.(38) Yakût uzun süre İbn Mukle ve İbn Bevvâb'ın yazılarını inceleyerek, yazıda yeni bir tavır ortaya koymuştur.(39) Onun sayesinde aklâm-ı sittenin kâideleri daha bir belirginleşerek, yazı güzelleşmiştir.

Yakût'un yaptığı en büyük değişiklik: o güne kadar düz kesilen kalemin ağzını eğri kesmesi ve eğimini arttırmasıdır. Daha önce de belirtildiği gibi Yâkut, İbn Mukle ve İbn Bevvâb yazılarından istifade etmiş, onların kaidelerine bağlı kalmışsa da daha çok İbn Bevvâb'ın yazılarına zerâfet kazandırıp, bir üslûp meydana getirmiştir. Yâkût'un bilhassa muhakkak ve reyhânîde ortaya koyduğu estetik kurallar, âhenk ve nisbet Osmanlı hat mektebinin doğuşuna kadar İslâm âleminde ideal örnekler olarak kabul edilmiştir. Mustakimzâde, Yâkût'un Kıbletü'l-Küttab (yazıcıların öncüsü) diye şöhret bulduğunu kaydeder. Abbâsîler'in siyasi hayatlarının bitişi ve Yâkut'un vefatından sonra Bağdat san'at merkezi olma özelliğini kaybetmiş, yerini önce Kâhire'ye daha sonra İstanbul'a bırakmıştır.

Fâtımîler döneminde kûfî yazının celîl örnekleri kullanılmıştır. Bu dönemde celîl yazının kullanımında zeminde çiçek ve rûmî motifler bulunmaktadır. El-Hakim Camii, el-Ezher Camii harim duvarı, el-Akmer Camii’nde bu örnekler görülebilir. Bu dönemden Halife el-Muntasır'ın kudretli kumandanlarından Emirü'l-Cuyûş Bedrü'l-Cemâlî tarafından yaptırılan El-Cuyûşî Camii (m. 1085) mihrabında bulunan tezyinî kûfî yanında mihrap içerisinde mevcut celî sülüs yazı önemli eserlerdendir. Fatımî eserlerinden incelenen tüm yazıların zeminlerinde tezyinat bulunmaktadır.

Karahanlılar döneminde tezyinî kûfî ve mâkilî ile birlikte celî sülüs tezyinatlı olarak kullanılmıştır. Bu dönemde Namazgâh Camii yazıları makılî, Özkent Celâleddin Hüseyin Türbesi portali tezyinî kûfî, Muhammed b. Nasr Türbesi’nde ise tezyinî celî sülüs örnekleri yer almaktadır. Buradaki celî sülüs yazı yalın olarak değil tezyinatla birlikte kullanılmıştır.

Gazneliler döneminde de mimarî eserlerde tezyinî kûfî kullanılmıştır. Aslan Câzib Türbesi kubbe kasnağı ve pencere üstleri tuğladan yapılan parçalarla tezyinî kûfîye rastlanır.

Selçuklular’da Celî Yazı

Selçuklular’da mimarî eserlerde celî sülüs ve kûfî kullanılmakla birlikte celî sülüs daha çok tercih edildi. Celî sülüs hem yalın hem de zemini süslü olarak, kûfîler ise tezyinî olarak kullanılmıştır. Bu dönemdeki yazıların ortak özelliği harflerin cılız, dik harflerin yukarıdan aşağı doğru incelmesidir. Ayrıca, yazıda kalem hareketlerinin özelliklerini görmek mümkün değildir.

Horasan Selçukluları devrinde yapılıp bünye değişikliği geçirmeden zamanımıza kadar gelen camilerden, Zavare Mescid-i Cuması'nda (m. 1136) bulunan kuşak şeklinde kûfî yazının zemini kıvrık dallı motiflerle süslenmiştir. Aynı dönemden Ardistan Mescid-i Cuması’nda (m. 1160) kubbeye geçiş bölgesinde ve mihrapta zemini kıvrık dallı motiflerle süslü celî sülüs örneklerini görmek mümkündür. Burada celî sülüs satır esasına göre yazılmıştır.

Anadolu Selçukluları döneminde mimarî eserlerde kûfî, muhakkak ve celî sülüs yazı kullanılmıştır. Bu dönem eserlerinden yazılarıyla dikkat çeken Divriği Ulu Camii (m. 1129) portalinde zemini süslü celî sülüs kullanılmıştır. Burada dik harfler oldukça uzun ve harfler küttür. Milâdî 1253 yılında I. Alaaddin Keykubad'ın kızı Hond Hatun tarafından inşa olunan Erzurum Çifte Minareli Medresesi yazıları da celî sülüs ile olup zemininde kıvrık dallı motifler bulunmaktadır. Yazılar o dönemin özelliğini aksettirmektedir. Anadolu Selçukluları döneminden Konya Sırçalı Medrese (m. 1242), yine aynı dönemden Divriği Sitti Melîk Türbesi (m. 1195) portali, Divriği Ulu Camii (m. 1229) inşâ kitabesi yazılarında celî sülüs zemini kıvrımdal rûmî ve geometrik desenlerle süslüdür. Aksaray Sultan Hanı portali (m. 1229), Konya İnce Minareli Medrese (m. 1258) portali ve Konya Karatay Medresesi (m. 1251-1252) yazıları örgülü kûfî ve ma'kılî yazı kullanılmıştır. Kubbe kasnağında kullanılan kûfî, o zamana kadar görülen yazılardan farklılık göstermektedir. Tercan, Mama Hatun Kümbeti, Selçukluların bir kolu olan Saltuklular’dan kalma abidevî bir eserdir. Burada kûfî ve celî sülüs yazı kullanılmış, celî sülüs yazı zemininde kıvrım dallı motifler kullanılmıştır. Kitabelerdeki celî sülüs harfleri yayvan olup, dik harfler yukarıdan aşağı doğru incelmektedir.

Bu dönem celî sülüsünün ortak özelliği, harflerin çok basit ve küt, dik harflerin yukarıdan aşağı doğru incelmesidir. Yazılarda Osmanlı döneminde göreceğimiz estetik, kalem hareketlerinin hakkı ve özellikleri, istifte harflerin birbirini kucaklaması gibi güzellikleri görmemiz mümkün değildir. Bu dönemde yazılan kûfî yazılar celî sülüse göre daha başarılı sayılabilir.

Orta Asya’da Hâkim Tirmizî Türbesi’nde bulunan celî yazılar çok başarılı, istif ve harfler mükemmeldir. Dik harfler dengeli bir şekilde dağıtılmış diğer harflerin dağılımında da çok başarılı olunmuştur. XIV. yüzyıla ait olan bu mezarın yazılarındaki başarı Osmanlı’da ancak XVI. yüzyılda yakalanabilmiştir.

Semerkand, Bibi Hanım Camii’nin gerek çini üzeri gerek taş üzerine mahkûk celî yazılarının harfleri tenâsüb olarak oldukça başarılı ve canlıdırlar. XV. yüzyıl başlarına ait olan bu yazılarda, istifteki çizgi uyumu zamanına göre dikkat çekici seviyededir.

Kûfî yazının mimarî eserlerde kullanımı Anadolu Selçukluları’na kadar devam etmiş, Osmanlı’da Fatih devrine kadar da zaman zaman süs unsuru olarak kullanılmış, Fatih devrinden sonra yerini tamamen celî sülüse terk etmiştir. Osmanlı devrinin ilk dönem eserleri Beylikler devri eserleri arasında sayıldığından, bu eserler Osmanlı başlığı altında incelenmiştir.

Hazırlayan: Prof. Dr. Süleyman BERK


Osmanlı Hat Sanatı Tarihi


XIII. yüzyılda gelişmeye başlayan İslam yazısında ilk gelişme aklam-ı sitte’de oldu. Onu diğer yazılar takip etti. Araplardan yayılan yazıya en büyük hizmeti Türkler yaptı. Yüzyıllar boyu çalışarak her çeşit yazıda ileri gittiler. Selçuklular ve onlardan evvelki durum hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Hakikatte Türk hat tarihini Türklerin İslam’ı kabule başladıkları IX. Yüzyıldan başlatmak iktiza eder. İlk Müslüman Türk devletleri olan Gazneliler [366-586/977-1190] ile Karahanlılar [382-608/992-1211] devrinden, taş üzerine yazılmış bazı kitabe parçaları zamanımıza kadar kalmışsa da bu coğrafi sahada gerek kağıt gerek taş üzerine yazılmış olan eserlerin hattatlarını bilmiyoruz. Fakat Gazneliler’den sonra İran, Maveraünnehir ve Azerbaycan’a hakim olan İran Selçukileri (Büyük Selçuklular) [429-522/1038-1157] devrinden kalma bazı eserler bize kadar gelebilmiştir. Bunlardan kitabe mahiyetinde olanların hattatları belli değil ise de, kağıt üzerine yazılmış eserlerden (ki bunların ekserisi Kur’an’lardır) bazısının hattatları malum ise de bu hattatların milliyetinin tayini müşkildir. Bu müşkilat da bir çok Arap şahıs isimlerinin Türk ve İranlılar tarafından müştereken kullanılmasından ileri gelmektedir. Elbette her üç milletin kendilerine mahsus bazı şahıs isimleri vardır ki, bunlarla bir şahsın milliyeti meydana çıkabilir. Bununla birlikte Maveraünnehir ve Azerbaycan gibi Türklerle meskun sahalarda yetişen hattatların milliyetinden şüphe edilmemek iktiza eder. Bunların çoğunluğunun Türk asıllı olduğunda şüphe yoktur.

İran Selçukileri’nin en büyük Sultanı Alparslan’ın mustavfii Şeref’ül-Mülk’ü 1066’da sefaretle Bağdat’a yolladığı zaman İran’da yazılmış nefis bir Kur’an’ı da beraberinde Halifeye hediye olarak gönderdiğini tarihi eserler bildirir(1). Fakat bu Kur’an’ın hangi çeşit yazı ile ve kimin tarafından yazıldığını ve şimdi nerede olduğunu bildirmezler. Hülasa bu günkü bilgilerimize göre İran Selçukileri devrinde yetişmiş herhangi bir Türk hattatından haberdar değiliz.

Büyük Selçuklular (İran Selçukileri) Devleti 552/1157’de Sultan Sencer’in ölümüyle bölünmüş ve saltanat da Anadolu Selçukluları’na geçmiş; Irak, Kirman ve Suriye’de de başka Selçuklu hanedanları meydana çıkmıştı. Bunlardan Irak’ta saltanat süren Irak Selçuklu Devleti’nin son hükümdarı olan II. Tuğrul’un [sl. 572-590/1177-1194](2) ilmi ve sanatı çok sevdiğini, alim ve sanatkarları himaye ettiğini ve hattat olduğunu, kendisinin zamanında yaşayan İranlı meşhur tarihçi Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Ravendi’nin Selçuklular’dan bahseden Rahatü’s-Südur ve Ayatü’s-Sürur adlı pek maruf tarihinden öğreniyoruz. Ravendi, İran’da Kaşan’a bağlı Ravend adlı bir kasabada doğmuş, dayısının himayesinde ilim tahsil etmiş, Bağdat’ta hattatlık öğrenmişti. Ravendi’nin diğer bir dayısı olan Zeynüddin Mahmud b. Muhammed b. Ali er-Ravendi de meşhur bir hattattı. Sultan Tuğrul bu Zeynüddin Mahmud’dan güzel yazı yazmak hevesine düşünce onu kendisine muallim olarak tayin etmiş ve güzel yazı yazmayı öğrenerek bir de Kur’an yazmıştı(3).

Anlaşıldığına göre Tuğrul’un yazdığı bu Kur’an nüshası hiçbir zaman bir cilt halinde toplanamamıştır. Ravendi, bu Kur’an’ın yazısının cinsi hakkında bilgi vermiyor. Lakin o devirlerde Kur’an’ların ekseriya “reyhan” adlı yazı cinsiyle yazıldığını nazar-ı itibara alırsak, Tuğrul’un da Kuran’ını bu yazı ile yazdığına hükmedebiliriz.

Kısaca ifade etmek gerekirse X. ve XII. Yüzyıllar arası Türk hattatlığı hakkında kat’i bir şey söylemek mümkün görünmemektedir.

Anadolu Selçukluları’na gelince: Hemen söyleyelim ki 463/1071’de Malazgirt’te Bizans ordusunun İran Selçuklular’ının büyük hükümdarı Alparslan’a yenilmesinden sonra Anadolu’ya gelen Türkler burada yerleşmeye ve eserler vermeye başladılar. Konya 468/1076’da resmen payitaht oldu. Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklular’a bağlı idiler. Lakin Büyük Selçuklular, tarih sahnesinden silinince 552/1157’de tamamen hür duruma geçtiler. Anadolu’daki saltanatları sırasında daimi olarak dahili ve harici düşmanlarla uğraşmak mecburiyetinde kalan Selçuklular, I. Alaaddin Keykubat [sl. 616-633/1219-1236] devrinde saltanatlarının en yüksek noktasına erdiler. Bu kemal devrinde, Konya ve Anadolu’nun bir çok şehirlerinde imar hareketlerine rastlanır. İlmi ve sanatı seven bu hükümdarın zamanında Konya bir ilim, irfan ve sanat merkezi haline gelmişti. Mevlana Celaleddin, Muhyiddin Arabi gibi büyük sofiler bu devirde Konya’ya gelmiş; bilginler, şairler ve sanatkarlar yakın bir ilgi görmüşlerdi.

Hat sanatı bakımından Anadolu sahası, İran Selçukluları’nın hakim oldukları İran, Türkistan ve Azerbaycan’a nisbetle daha bol yazı numulerine sahiptir. Bağdat’ta tekamüle yüz tutan hat sanatı, diğer İslam milletleri tarafından da dikkatle takip edildi ve İslam ülkelerinde hattatlar aynı üslupta yazmaya başladılar. İran Selçukluları sahasında takip edilen yazı, İbn Bevvab’ın ıslaha çalıştığı yazı henüz güzel olmaktan çok uzaktı. Bağdat’ın Arap kaligrafisindeki bu önderliği, İslam yazısında üçüncü bir hamleyi yapan Yakut-ı Musta’sımi’nin ölüm tarihi olan 1289 yılına kadar devam etti. Şu halde Türkler Aanadolu’ya geldikleri zaman, hat sanatı, İbn Bevvab’ın yolunu, üslubunu takip ediyordu.

Buna rağmen yazıların menşei olan kufi de birdenbire isti’malden düşmedi. XII. asrın sonlarına kadar bazen Kur’an’ların yazılmasında kullanılmışsa da artık X. asırdan itibaren daha ziyade tarihi ve dini binalarda bir süs unsuru olarak kullanılmaya başladı.

Kufi’nin ıslahı ile meydana çıkan “muıhakkak” ve onun küçük ölçüde yazılan şekli olan “reyhani” ile İran ve Anadolu Selçukluları devrinde yazılmış Kur’anlar’a sık sık rastlanır.

Buraya kadar Türklerle meskun yerlerdeki yazının durumuna kısaca temas ettik. Şu bir hakikattir ki yazının güzelini ve hattatın ustasını Kur’an’larda aramak lazımdır. Bu yüzden o devirden kalmış Kur’an’ların ayrıca tetkiki gerekir. Konya “Mevlana Müzesi” bu bakımdan mühimdir. Burada büyük ebatta (0,67 x 0,42 cm.) yazılmış Kur’an’ların yanında çok küçük (0,02 x 0,01 cm.) olanları da vardır. Hattat Kutlug b. Abdullah’ın 635/1238’de yazdığı büyük boy Kur’an ile İzzeddin Savcı’nın 633/1236’da yazdığı Kur’an zikre şayandır. Ayrıca İstanbul Kütüphanelerinde de Selçuklu devri Kur’an ve ilmi eserleri mevcuttur. Bu Kur’an’ların tetkiki bize onların, İbn Bevvab’ın koyduğu yazı kaideleri altında yazıldığını gösterir.

Günlük Selçuklu yazısı ise daha az dikkatle yazılmıştır. Bu günlük yazı her nevi eserlerin istinsahında kullanılmıştır. Bunları yazanlar ikinci hatta üçüncü plandaki kimselerdir. Yalnız yazdıkları (istinsah ettikleri) kitaplara imzalarını attıkları için nazar-ı itibara alınmaları lüzumludur. Zira bunlar da az çok hattat sayılırlar. Bunlardan bazıları ve istinsah ettikleri eserler şunlardır:

Bitlisli Osman b. Mehmed, Kitabü’n-Naim adlı dini bir eseri 1277’de istinsah etmiştir (Bu kitap, halen Ayasofya Kütüphanesi 3504 numaradadır.) Kayserili İbrahim b. İsmail b. Ebibekr de , el-Evamiru’l-Alaiyye fi’l-Umuri’l-Alaiyye adlı eseri 1280’de istinsah etmiştir (Bu eser de, aynı kütüphanede 2985 numaradadır.)

Fatih devrinde aklam-ı sitte’de estetik bakımından büyük bir değişiklik meydana geldi ve meşhur Türk hattatı (ki aynı zamanda II. Bayezid’in de yazı hocasıydı) Şeyh Hamdullah [ö. 927/1520](4), bu yazılara kattığı güzellik sayesinde Yakut-ı Musta’sımi’nin estetik anlayışını değiştirdi ve yazıya dinamizm getirdi. Böylelikle ortaya bir Türk üslubu (ekolü) çıktı. Türk yazısı bu durumda da kalmadı ve gelişmesine devam etti. 150 sene sonra yetişen Hafız Osman [ö. 1110/1698] Şeyh Hamdullah’ın Yakut-ı Musta’sımi’ye çalan bazı harflerini ta’dil ederek aklam-ı sitte’yi artık ulaşılması imkansız olan bir dereceye getirerek kat’i güzellik kaideleri içerisine almaya muvaffak oldu ve bu yazılarda klasik Türk ekolünün en büyük ustası telakki edildi. Fatih devrinden sonra bu altı çeşit yazıdan en fazla kullanılanları sülüs ve nesih idi. Bu ikisini yazan diğerlerini de kolaylıkla yazıyordu.

Sülüse paralel olarak bunun iri şekilde yazılan cinsi olan celi sülüs de gene Fatih devrinde inkişafa başladı ve XIX. Yüzyılın başında kemal derecesine ulaştı.

Türkiye’de aklam-ı sitte’den sonra görülen yazı “siyakat”tır. Bu yazı estetik gayeler için değil de pratik gayeler için kullanılmıştır. Mamafih bu yazının tarihinin Emeviler’e kadar gittiği tahmin edilmektedir.

Önce İran’da gelişen ve Fatih devrinden itibaren numunelerine rastladığımız nesta’lik, XIX. Yüzyıla kadar İran tesirinde devam etti ve sonra Türk hattatları onu kendi sanat anlayışlarına göre değiştirerek Türk nesta’lik ekolünü meydana getirdiler. Bu sebeple XIX. Yüzyılın başından itibaren artık bu yazıda İran tesiri görülmez. Bu gün İslam dünyasında nesta’lik’in, İran ve Türk olmak üzere iki üslubu vardır.

Türkler tarafından icad edilen “divani” yazının da ilk numunelerine Fatih devrinde rastlanır. Onun değişik şekli olan “celi divani” ise Kanuni Devrinde oldukça terakki etmiş durumda idi. Buna göre bu yazıların daha önce meydana geldiği düşünülebilir. Zira eldeki numuneler onların oldukça terakki ettiğini gösteriyor. Bu iki yazı Divan-ı Hümayun’un yazısı oldu. Devletin resmi yazılarında XX. Yüzyılda 1928’e kadar kullanıldı. XIX. Yüzyılın ikinci yarısında gelişen rık’a ise, daha ziyade günlük işlerde kullanılmaya başladı ve devlet dairelerinde yavaş yavaş divani’nin yerini aldı. Arap ülkeleri bu yazıyı Türk hattatlarından öğrendiler. Önce Bab-ı Ali’de, yani sadrazamın resmi makamı olan ofiste gelişen rık’a daha sonra bir sanat yazısı gibi telakki edilmeye başladı. Bununla birlikte hem Bab-ı Ali rık’ası’nın hem de İzzet Efendi rık’ası’nın kendine mahsus bir güzelliği olduğunu söylemeliyiz.

Diğer İslam milletleri gibi Türkler de hattatları daima korumuşlardır. Osmanlı padişahlarının bu husustaki yardımları kat’iyyen unutulamaz. Bazılarının tanınmış bir hattat olmaları bunun açık bir delilidir.

Güzel yazı, Osmanlılar devrinde, resmi eğitim müesseselerinde layık olduğu ehemmiyeti daime muhafaza etmiştir. Sarayda, orduda ve hükümet işlerinde çalışacak memurları yetiştirmeye mahsus olan ve Topkapı Sarayı’nda bulunan Enderun Mektebi bu tip müesseselerden biridir. Sarayın mimarı, nakkaşı, ressamı, katibi, musıkişinası, siyaset adamı gibi hattatı da Enderun’dan yetişirdi. Büyük hattatların bazıları burada hocalık etmişlerdi. Yetişip hattatlığı ileri götürenlere Enderun kütüphanesi için nadir eserler yazdırılırdı(5) . Bu okul, 1908 yılına kadar yaşamıştır. Topkapı Sarayı ile birlikte inşa edilen “Şehzadegan Mektebi”nde ise hanedana mensup olanların çocukları okurlardı. Halka mahsus olan “Sıbyan Mektepleri”nde de yazı dersi gösterilirdi. Medreselerde de birer yazı muallimi bulunurdu. Durum Cumhuriyet devrine kadar bu şekilde devam etti.


NOTLAR --------------------------------------------------------------------------------
(1) Abbas İkbal, Vezaret der Ahd-i Selatin-i Buzurg-i Selçuki, Tahran, 1959, s. 54.
(2) sl. Kısaltması saltanat dönemi anlamında kullanılmıştır.
(3) Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Ravendi, Rahatü’s-Südur ve Ayatü’s-Sürur (Edited by Muhammed İkbal) E.J.W. Gibb, Memorial New Series II. London 1921, s. 43.
(4) Ö. Kısaltması, “ölümü” yerine kullanılmıştır.
(5) Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, İstanbul1939, C. 1, s. 6-18.




Osmanlı Hat Sanatındaki Gelişme

Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere kitap hattatlığı ve binaları donatan celi yazıların hazırlanması varlığını sürdürmekle beraber özellikle celi yazı gerek abidelerde gerek evlerin, konakların, sarayların duvarlarına asılmak üzere yazı levhası biçiminde çok sayıda yazılmaya başlandı. Yazı levhalarının yanı sıra, bir yandan da Batı tarzında yapılmış resimler duvarları süsledi. Celi sülüs yazıdaki en büyük devrim Mustafa Rakım (1758-1826) adındaki hattat tarafından gerçekleştirildi. Tuğra, sülüs ve celi sülüs yazmakta çığır açan bu sanatkar ağabeyi İsmail Zühdî’nin himayesinde medrese eğitimini tamamladı. Ağabeyinden sülüs, nesih yazılar meşk ederek daha on iki yaşındayken, yani 1769 yılında, hat icazeti almıştır. Hat sanatındaki becerisini giderek geliştirdiği gibi, ressamlıkta da başarılı oldu. Sultan III. Selim’in portresini yapması ve bu konuda başarılı olmasından dolayı müderrislik payesi aldı, daha sonra paraların üzerindeki yazı ve tuğraları çizmek için Sikke-i Hümâyûn ressamlığına ve tuğrakeşliğe tayin edildi. Sultan II. Mahmud’a hat hocalığı yapan rakım 1823 yılında da önemli bir görev olan Anadolu Kazaskerliği’ne atandı. Mustafa Rakım, Padişah tuğrası üzerine yaptığı çalışmalarla büyük bir başarı kazanmıştır ve tuğra biçimlendirmeye son şeklini vermiştir. Sülüs, nesih ve özellikle celi sülüste uyguladığı estetik ölçüler, orantılarla yeni bir akım olmuştur.


Dönemin özellikle belirtilmesi gereken bir diğer önemli hattatları ise, Kazasker Mustafa İzzet (1801-1876) ve Sami Efendi (1838-1912)’dir. Kazasker Mustafa İzzet Efendi, 19. yüzyılda, bestekâr, neyzen, hânende, devlet adamı ve hattat olarak büyük bir şöhrete erişmiştir. Sesinin güzelliği ile dikkati çeken bir hânende ve usta bir neyzen olarak kendini gösterdi ve bu sayede Saray Enderunu’na alındı ve büyük bir itibar gördü. Musikinin yanında hat sanatı tarihinde de önemli bir yer işgal eden Mustafa İzzet Efendi, sülüs, nesih ve nestâlik hat çeşitleri üzerinde çalıştı.

İstanbul’da dünyaya gelen Sami Efendi, çeşitli yazı türlerinde yaşadığı dönemin en büyük üstadı sayıldı. Özellikle celi yazılarla hazırlamış olduğu levhaları gerek yaşadığı dönemin hattatlarına gerek O’ndan sonra gelenlere örnek olmuştur. Osmanlı sanat zevkine uygun sülüs, nesih, talik yazı çeşitleri ve tuğra çekimi gelişmesini Sami Efendi ekolüyle tamamlamıştır.


Osmanlı dünyasında yetişmiş hattatların yedi büyük üstadından biri olarak kabul edilen Ahmet Karahisari (öl.1556) de Şeyh Hamdullah ekolünden farklı bir üslup geliştirmiştir. Karahisari, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminin (1520-1566) en önde gelen sanatçısı olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra, İran’dan İstanbul’a gelen Esadullah Kirmani’nin öğrencisi olarak yetişmiştir. Özellikle O’ndan Yakut tarzının öğrenmiştir ve bu ekolün Osmanlı başkentindeki temsilcisi olmuştur. Karahisari yaşadığı dönemde “hat güneşi” (şemsü’l-hat) olarak anılmıştır. Daima yeni kompozisyonlar bulmak için uğraşmış, müsenna ve müteselsil (harflerin hiç ayrılmadan birbiriyle birleştirilmesi hali) yazıları, özellikle müsenna sülüs ve celi sülüs yazıları ile ün kazanmıştır. Sergide Ahmed Karahisari’nin sülüs bir karalaması yer almaktadır. Sanatçının kölesi aynı zamanda da öğrencesi olan Hasan Çelebi onun üslubunda eserler vermiştir ve Osmanlı mimarisinin en görkemli eserleri olan İstanbul Süleymaniye ile Edirne Selimiye Camileri’nin taş üzerine yazılmış kitabeleri, iç mekanı süsleyen Kur’an sureleri ve çini üzerine uygulanmış yazı kuşakları Hasan Çelebi’nin dolayısıyla, Karahisari ekolünün müstesna örnekleridir.



_____________________________________________________________________________

Osmanlı Hat Sanatında Estetik Unsurlar

Süleyman BERK


Yıllar yılı bağrımızda bir sızı olarak duran bir şey var. Geçmiş ile kopan bağlarımız. Bunun içine aşk ve heyecanlarımızın sönüşü de dahil.. Bir diriliş arifesinde bulunduğumuz bu günlerde ise sanatta diriliş has köşeyi, ilk makamı tutuyor.. Bu, ruhlardaki ilhamların coşması ve imanların gürül gürül akması neticesinde kaleme yürüyen sevda mürekkebinin bir ihtizazıdır…

Sayfalara akmak, sürmeli gözleriyle, tatlı işveleriyle, estetik gamzeleriyle insanlığa mesajlar sunmak arzusunun bir yansımasıdır.. Bu konuda hüsn-i hat önemli bir yere sahip ve dünya durdukça da bu önemini yitirmeyecektir. Belki de gün geçtikçe değeri daha da artacak ve bütün insanlığın gönlünde ma’kes bulacaktır…

Hüsn-i hat, kelime olarak "güzel yazı" anlamına gelmektedir. Istılah olarak ise İslâm yazısının estetik endişelerle birlikte yazılması manasına... Bilindiği gibi, Arap yazısının menşei İslâm öncesine dayanmaktadır. Bu yazının kaynağı ile ilgili çeşitli rivayetler mevcuttur. Aşağıda bu konuda detaylı bilgi sunulmaktadır.

Arap yazısı başlangıçta çok iptidâi olduğu gibi, hareke ve birbirine benzeyen harf şekillerini ayıran noktalardan da mahrumdur. Bütün bunlar Arap yazısına sonradan ilâve edilmiştir. İlk iki asırda yazının imlâ gelişimi üzerinde durulmuş, ancak ondan sonra estetik yapısı üzerinde gelişmeler başlamıştır.

Aslında, başlangıcından itibaren yazı estetiği üzerinde çalışmalar yapılmış, basit de olsa birtakım kaideler konmuştur. Hz. Ali  (r.a) kâtibine "Mürekkebini karıştır, kalemin ucunu uzun tut, satırlar arasında tenasübe riâyet et" demek suretiyle yazı ile alâkalı ilk estetik kaideleri beyan etmiştir. Aslında estetik kaidelerine dikkat edilerek yazılmış bir yazı, aynı zamanda doğru ve okunaklı bir yazı anlamına da gelir.

"Allah güzeldir ve güzeli sever" meâlindeki kudsi hadis, insanın eşyaya bakış açısının ne ol-ması gerektiğini ortaya koyan güzel bir tespittir. İnsan hayatında varolan her şeyin güzel olmasına dikkat gösterilmesi, şuurlu insan için gerekli bir hedeftir. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygambere ait her türlü hususun tespiti, güzel sözlerin insanlara yazı ile aktarılmasında kullanılan yazıya da, metin kadar özen gösterilmesi Müslümanların hedeflerinden olmuştur.

Yazı, başlangıcından itibaren, nesilden nesil'e büyük bir dikkat ve gayretle geliştirilerek güzel sanatlar seviyesine yükseltilmiştir. Daha Abbasiler zamanında İbn Mukle (ö. 328/940) isimli sanatkâr, harf şekillerini belli ölçülere bağladı. Yazıyı düzene koyarken nokta, elif ve daireyi ölçü olarak aldı. Noktayı harflerin boyu, elifi dik harflerin boyu, daireyi ise çanak şeklindeki harflerin genişliği için ölçü olarak koydu. Böylece aklâm-ı sitte denilen altı çeşit yazıyı (sülüs, nesih, reyhani, muhakkak, tevkii ve rıkaa’) ölçü içerisine alıp düzene soktu.

İbn Mukle’den bir asır sonra gelen ve aynı yazı ekolünün ikinci temsilcisi İbn Bevvâb (ö. 413/1022) İbn Mukle’nin yazısını geliştirdi ve güzelleştirdi. Aynı ekolden son olarak Yâkut el-Musta’sımî (ö.698/1298) isimli hattat, aklâm-ı sitte' nin kâidelerini daha bir belirginleştirerek yazıyı güzelleştirmiştir.

Yâkut’un yazıda yaptığı en büyük değişiklik, o güne kadar düz kesilen kalemin ağzını eğri keserek, kalemin eğimini artırmasıdır. Yâkut, İbn Mukle ve İbn Bevvab yazılarından istifade etmiş, onların kaidelerine bağlı kalmışsa da daha çok İbn Bevvab yazılarına zarafet kazandırıp, bir üslup meydana getirmiştir. Yâkut’un bilhassa Muhakkak ve Reyhani yazılarında ortaya koyduğu estetik kurallar, âhenk ve nisbet, Osmanlı hat mektebinin çıkışına kadar İslâm âleminde ideal örnekler olarak kabul edilmiştir.

Bağdat, Abbâsiler’in siyasi hayatlarının bitişi ve Yâkut’un vefatından sonra san’at merkezi olma özelliğini kaybetmiş, yerini önce Kâhire’ye daha sonra ise İstanbul’a bırakmıştır. Osmanlı, bütün güzel sanatlara olduğu gibi, yazı sanatına da özel bir ilgi göstermiş, hattatlar, padişahların özel iltifatlarına nail olmuşlardır. Ayrıca Osmanlı padişahları içerisinde bizzat yazı ile meşgul olanlar da çıkmıştır. II. Bâyezid, II. Mustafa, III. Ahmed, II. Mahmud ve Abdülmecid ilk akla gelen hattat sultanlardır. Bundan başka, her tabakadan halk, yazıya büyük bir ilgi göstermiştir.

Daha II. Bâyezid zamanında hattat Şeyh Hamdullah (ö. 1520) padişahın da telkini ile saray hazinesinde bulunan Yâkut yazıları üzerinde çalışarak aklâm-ı sitte’de Osmanlı üslûbunu oluşturmayı başarmıştır. Bilhassa sülüs ve nesih yazı çeşitlerinde güzellik unsurları Osmanlı’nın bu döneminde ortaya konmuştur.

Harflerin tenasübü yani ideal ölçüsünün bulunması, kalem hakimiyeti ve harflerin satıra dizilmesindeki kudret ve kuvvet Osmanlı hat mektebinin önemli hususiyetlerindendir. Harf kenarlarında pürüz bulunmaması yani kalem kuvveti, başarısı, aynı şekilde harflerin satırda diğer harflere yabancı durmaması yazı estetiğinin ana unsurlarıdır. Bu hususların, birlikte, bir yazıda bulunmaması veya başarılamaması estetik bir kusurdur. Bir saç telinin beyaz bir sahifedeki gergin çizgi görünümü, hüsn-i hatta harflerin yazılışında sağlanamaz ise yahut kalem kalınlığı ile harf büyüklüğü arasındaki ölçü, yani harfin tenâsübü yakalanamazsa veya harfler satırda uygun yerlerine yerleştirilemezse bu yazıya hüsn-i hat denmesi imkansızdır. Güzel yazı, yani hüsn-i hat bu üç unsuru da ihtiva etmelidir. Osmanlı, hüsn-i hatta bu üç unsuru başarı ile kullandığı için yazının merkezi olmuştur.

Celî yazının kemâle ermesi de Osmanlı elinde olmuştur. Kalemin kalın olması ve yazının kapladığı alanın ihatasının zorluğu celî yazının tekâmülünü geciktirmiştir. Aklâm-ı sitte’ de ve özellikle sülüs ve nesih yazıda başarı daha II. Bâyezid döneminde sağlanmasına rağmen celî yazının gelişimi ancak XIX. Asırda II. Mahmud döneminde olabilmiştir. Dönemin önemli hattatı Mustafa Râkım Efendi kırk beş yıllık bir çalışma sonucu celî sülüs yazı ve padişah tuğrasında estetik bir inkılâp gerçekleştirmiştir.

Celî yazı genelde yüksek ve uzak mevki ye asıldığından, harflerin cılız görünmemesi önem-lidir. Perspektif noktasından, yazının konulduğu yere göre yazılması estetik bir husustur. Bunun yanında harfin, yazının bütünü ile âhenkli olması, diğer harflerle âdeta kucaklaşması sanatçının mahâretini gösterir. İşte Mustafa Râkım’la bu estetik hususlar yakalanmıştır. Kendisinden sonra gelen hattatlar bu yolun takipçisi olmuşlardır. Râkım Efendi’nin bugün Fatih Nakşıdil Türbesi’ nde bulunan celî yazıları, sanatseverlerin ziyâretgâhı olmuştur. Osmanlı hat sanatında, bütün yazı çeşitlerinde çizgilerin uyum halinde olmasına dikkat edilmiştir. Bir yazıya bakıldığında, dik harflerin yönlerindeki uyum ile yatay harflerdeki oturuş paralelliği önemlidir. Böyle bir uyum, yazıda dik harflerde hareketlilik, yatay çizgilerde ise devamlılık fikrini uyandırır.

"Kur’an Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı" sözü bir hakkın tesliminden başka bir şey değildir. Usta-çırak ilişkisi içerisindeki talimle oluşan kuvvetli gelenek, cami, mescit, mezarlıklar ve müzelerdeki sayısız örnek ve malzemenin İstanbul’da bulunması, hâlâ bu Osmanlı şehrinin, sanat merkezi olma vasfını devam ettirmektedir.

Aslında, güzel yazıda, sözün güzelinin kullanılması, Osmanlı yazı sanatındaki
estetiğin ana unsurunu oluşturmuştur. Genellikle cami ve mescit giriş kapılarına "Oraya güven içinde esenlikle girin" ve "Selâm size, hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin" mealindeki âyetler, içerilere ise Kur’an ve hadislerden güzel nasihatler müminlerin nazarına verilir. Bu bazen "Ölünceye kadar Rabbine kulluk et", "Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur" meâlinde âyetler, bazen de "Vaktinde kılınan namaz, ana-babaya iyilik ve cihad Allah’a en sevimli gelen ibâdetlerdendir", "Zamanında namaz kılmaya gayret edin", "Ölmeden tövbeye gayret edin" meâlindeki hadisler, bazen de Kelime-i tevhid, Kelime-i şahâdet olurdu. İsm-i Celâl, İsm-i Nebî, Ciharyâr-ı güzîn ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri cami ve mescitlerin mutlaka bulunması gereken hüsn-i hat levhalarıdır.

Osmanlı’da evlerin girişine Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden "Yâ Hafîz: Ey Koruyucu" konulması güzel bir gelenekti. Aynı şekilde evlerin içine, Hz. Peygamberin fiziki ve ahlaki vasıflarından bahseden Hilye-i şerif asılması bir an’ane halini almıştı. Bu hilyenin, haneyi ve halkını musibetlerden uzak tuttuğu inancı yaygındı.

Ölümü sevimli hâle getiren Osmanlı mezarlıklarında, en önemli unsur mezar taşı kitâbeleridir. Servilerin gölgesinde, muhteşem taş işçiliği ve yazı örneklerinin bulunduğu mezarlıklar, açık hava müzesi gibidirler. Bu mezar taşlarında erkek ve kadınlar için ayrı formda taşlar kullanılmıştır. Kadın mezar taşı kitabelerinde, kadındaki zarâfet ve inceliği görmek mümkündür. Mezar taşının en başında ölümle, insanın fâniliği ile ilgili, yahut Cenâb-ı Hakk’ın ebediyeti ile ilgili bir ibâre yer alır. Alt tarafta ise güzel ifâdeler, hüsn-i hat ile taşa hakk-edilmiştir. Bu mezarlıklarda, ölümü sevimli kılmada hüsn-i hattın, güzel yazının tesiri büyüktür.

Osmanlı yazı sanatında bir harfin diğer harfe olan nisbeti, satırda duruşu, meyli ve kalemin cereyanı estetik unsurlarını oluşturur. Bunun yanında kağıdın rengi, mürekkebin tonu, sayfaların düzeni bu estetiği tamamlayan hususlardır. Özellikle celî yazıda istif öne çıkmaktadır. Yazıyı oluşturan harflerin dağılımı, yani espas, leke dağılımı yazının can damarını oluşturmaktadır. Yazıda harfin okuyuşu bozmayacak yere, gözü rahatsız etmeyecek şekilde yerleştirilmesi, bunun yanında harfin ölçüsünde olması estetiğin can damarını oluşturmaktadır. Bütün bu hususları Osmanlı hattatlarının meydana getirdikleri eserlerde görmek mümkündür. Bunun için İstanbul’da tarihî mekanları gezerken dikkatli olmak yeterli olacaktır.

Hangimiz eskinin Bab-ı Seraskerisi bugünün İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı üzerinde bulunan celî sülüs "Dâire-i Umûr-u Askeriye" yazısını görmezden gelebilir? Yine hangimiz sanat gücüne gözünü kapayabilir?

Özet olarak bu yazılardan akan ruhtur ki bizi ayakta tutuyor. Kalemden kalbe, kalpten kaleme yürüyen mânâ, ahenk, ritim, yüzyıllarca damarlarda dolaşmış bu sanat ruhu esirî meltemiyle sülüs, nesih, reyhanî vs çeşitli tarz ve üsluplarda sayfalara nakşedilmiş yazıları okşuyor, kurumuş lacivert, siyah, ya da kırmızı mürekkebine bûseler konduruyor.

Bu akışı, bu bakışı, bu nakışı hiçbir olay, hiçbir hadise, hiçbir arbede, hiçbir anarşi bozamaz, hiçbir şaşı bakış, sağır mizaç inkıtaa uğratamaz..

Hat sanatının soluğu ve nefesi cennet meltemi gibi esecek ha esecek. Belki de san’atların piri olarak atinin bağrında bir san’at cennetinin kaynağını mayalayacak. Kimbilir.


___________________________________________________________________________

İstanbul Sarayı ve Hattatları

Fatih Sultan Mehmed’in 1481 yılında vefatı üzerine Amasya sancağındaki oğlu Sultan Bayezid İstanbul’a gelerek tahta geçmiştir. Kısa bir süre sonra da Amasya’da tanıdığı ve takdir ettiği Şeyh Hamdullah adlı hattatı başkente davet etmiş, O da ailesi ve kendi gibi hattat olan damadıyla beraber İstanbul’a gelmiştir. Sultan Şeyh Hamdullah’a İstanbul Sarayı’nda Kur’an-ı Kerim yazması için bir meşk hane, Edirne Sarayı’nda da bir hane tahsis etmiştir. Şeyh Hamdullah’ın Saray’a kâtip ve Saray enderununa muallim tayin edilip, 30 akçe yevmiyeyle Osmanlı sarayının sanat faaliyetlerini yürüten ehl-i hiref teşkilatının kâtipler bölüğünün de başına getirilmiş olduğu anlaşılır. Ayrıca kendisine Üsküdar’da iki köyün gelirleri arpalık olarak verilmiş, diğer bir köyün geliri de mührezenlerine tahsis edilerek sanatçıya fazlasıyla itibar edilmiştir. 2


Şeyh Hamdullah’ın gördüğü itibar bir in’âmât (ceyb-i hümayun) defteriyle de desteklenmektedir. 909-917 (1503-1512) tarihleri arasında Sultan II. Bayezid tarafından alimlere, sanatkârlara, saray mensuplarına ve devlet adamlarına verilen in’am ve ihsanlar kaydedilmiş olan bu defterde Şeyh Hamdullah’la ilgili kayıtlar arasında sanatçıya verilen in’amatı belirten iki not bulunmaktadır. İlki 29 Recep 909 (Aralık 1503) tarihinde hazinedar başı vasıtasıyla Sultan’a takdim ettiği Kur’an-ı Kerim için Şeyh Hamdullah’a 7.000 akçe ve bir çuha elbise (broadcloth garment) ihsan edildiğini belirtir. İkincisi de 6 Cemaziyülevvel 914 (Eylül 1508) tarihinde Katip Şeyh Hamdullah’ın kendi hattıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i getirdiği ve buna karşılık 10.000 akçe ihsan ve yine bir çuha elbise aldığını belgeler. 3

Bu kayıtlar Şeyh Hamdullah’ın Saray ve Padişah tarafından ne kadar önemsendiğini ortaya koyacak niteliktedir. Hiç şüphesiz Şeyh’in hat sanatındaki yeteneğinin önemi Sultan Bayezid Han’ın sanata, edebiyata ve özellikle hat sanatına gösterdiği büyük ilgiden dolayı da öne çıkmış olmalıdır.

18. yüzyıl Osmanlı biyografi yazarlarından hattat Müstakimzade’nin Tuhfe-i Hattâtîn isimli biyografik eserinin Şeyh’le ilgili bölümünde aktardığı bilgiler sanatçının İslam hat sanatı açısından önemini ortaya koyar. Buna göre bir gün sohbet esnasında Sultan II. Bayezid “Yakut Musta’sımî’nin itina edip yazdıklarını görmemişsiniz” diyerek hazinesinden yedi adet Yakut hattı çıkarttırmış ve “bu tarzdan başka bir üslup bulunsa iyi olurdu” şeklinde Şeyh Hamdullah’a tavsiyede bulunmuştur. Bunun üzerine Şeyh Hamdullah’ın çileli bir mesai ile kendi üslubunu ortaya koyduğu rivayet edilmektedir. Müstakimzade sanatçının yeni bir üslup bulmak için sarf ettiği gayreti aktarmaktadır. O’na göre; Şeyh Hamdullah geçmiş büyük üstatların ve Yakut’un yazılarını günlerce ve büyük bir dikkatle incelemiştir. Onların yazı estetiğinde elde edemediği yazının klasik orantılarını, en güzel duruşunu ve satır üzerindeki ahengini öncelikle zihninde biçimlendirmiştir. Ancak zihnine nakşettiği güzel biçim ve ahengi kâğıt üzerine dökmekte bir hayli güçlük çekmiştir. Bu uslup ıstırabı günlerce sürmüş ve sonunda hayalinde yaşattığı yazı tarzını, adeta Allah’ın mucizevi bir hediyesi olarak, kağıda dökerek elde etmiştir.4

Şeyh Hamdullah’ın aklam-ı sitteye kattığı bu yeni yorumun 1485 yılı civarında gerçekleştiği öngörülmektedir.5

Sanatçının Aklam-ı Sitte için hazırladığı örnek iki çalışma Saray koleksiyonunda bulunmaktadır. Birisi tomar, diğeri murakka biçimde düzenlenmiştir. Bu eserler sayesinde başta Osmanlı sarayı olmak üzere hat sanatındaki yeni gelişme giderek yaygın olarak uygulanmaya başlamıştır. Aklam-ı Sitte’nin (altı çeşit yazının) çeşitleri ve özellikleri üzerinde kısaca durmak gerekir:

Sülüs kalemi: Hat çeşitleri içinde en eski ve en çok işlenmiş olan yazı cinsi olarak dikkati çeker. Gelişimini Şeyh Hamdullah’ın elinde tamamlamış bir yazı türüdür. Geleneksel yazı öğretimine sülüs hat yazmakla başlanır; Ümmü’l hutût (hatların anası) olarak kabul edilir ve İslam dünyasının en çok tanınan yazısıdır. Şeyh Hamdullah ile bu yazı türünde harflerin bünyeleri iyice belirlenmiş, açık ve yumuşak bir hale gelmiştir. Genellikle ağzı üç mm. genişliğinde, kamış kalemle yazılır. Nesihle beraber kıt’alarda beyit, kaside yazımında, Yakut tarzındaki Kur’anlar’ın yazılmasında, yaygın olarak kullanılmıştır.

Nesih kalemi: 9. ve 10. yüzyıllarda Abbasi Halifeleri’nin himayesinde gelişen yazı çeşitlerinden doğan nesih hat, Yakut tarafından geliştirilmişti. Şeyh Hamdullah yaptığı çalışmalar sonucunda bu yazı çeşidi üzerindeki en önemli gelişimi sağlamıştı. 16. yüzyıldan itibaren Kur’an ve diğer kitapların yazımında en çok nesih hat kullanıldı.

Muhakkak kalemi: Kalem kalınlığı sülüs hat kadardır. Harflerin büyüklüğü sülüs hatta göre daha fazladır. Hatlar genellikle düz, daha az yuvarlak ve geniştir. Büyük boy Kur’an-ı Kerimler’in yazımında ve binalardaki celi yazılarda kullanılmıştır.

Reyhani kalemi: Muhakkak yazı karakterinde ancak nesih gibi ince ve küçük yazılan bir yazıdır. Kitap sanatlarında ve Kur’an yazımcılığında kullanılmıştır. Nesih yazıya göre bazı harfleri daha büyük ve genişçedir. Muhakkak ve reyhani yazılar çok eskilere dayanan (İbnü’l Bevvâb) bir gelişime sahiptir.

Tevkī kalemi: Hükümdarlara ait belgelerde kullanılan bir yazı çeşididir. Osmanlılarda 15. yüzyıl sonlarına kadar bu amaçla kullanılmıştır. Kalem kalınlığı sülüs hatta yakındır. Harflerin yarısı düz yarısı yuvarlaktır. Bu yazı türünde harfler ve kelimeler kimi zaman birbirlerine mümkün olduğunca yaklaşık yazılır.

Rikā kalemi: Tevkī yazının küçüğü ve ince kalemle yazılanıdır. Çeşitli belgeler ve mektupların yazılmasında kullanılmıştır.

Şüphesiz gerek İslam dünyasında gerek Osmanlılarda hat çeşitleri bu altı yazıdan ibaret değildi. Daha önce üzerinde durduğumuz kufi yazı ekolleri ve çeşitlemelerinin yanı sıra, talik-nestâlik hat önemli bir yere sahip olmuştur.

Özellikle İran’da nestâlik hat, 16. yüzyıldan itibaren tüm yazı çeşitlerinin en fazla kullanılanı olmuştur. Osmanlılar da bu yazı çeşidini kitap yazımında kullandıkları gibi, giderek celi tarzda yazma eğilimini göstermişlerdir. Özellikle Osmanlılarda geliştirilen bir diğer yazı türü, divanî yazı olmuştur.

Sanatsal olarak yazı eğitiminin, Osmanlı kültüründe özellikle başkent İstanbul sanatında çok önemli bir yeri vardır. Hat sanatının eğitimi köklü ve geleneksel bir yönteme bağlı kalınarak, imparatorluktaki diğer sanat dallarında olduğu gibi, usta çırak ilişkisi çerçevesinde yürütülmüştür. Osmanlı dünyasında eğitim kurallarına en fazla titizlikle uyulan sanat dalı hattatlık olmuştur. Okuyup yazmayı öğrenmenin dışında, sanat olarak bu işle uğraşılması, eğitim biçimi gelenek olarak varlığını yüzyıllarca korumuştur. Osmanlı Devleti’nin son bulmasından sonra Latin alfabesini seçmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap harfleriyle güzel yazı yazılması için eğitim, yine de varlığını korumuş ve mükemmel hattatlar yetişmiştir.

Geçmişte İslam dünyasında Arap harflerinin oran ve biçimlerindeki estetikle ilgili Arapça, Farsça, Türkçe çeşitli dillerde eserler kaleme alınmış ve bunlar hat sanatçılarına rehberlik etmiştir. 6

Osmanlı İmparatorluğu’nda hat sanatı sarayın himayesinde gelişmiştir. Özellikle Edirne Sarayı ve İstanbul’daki Topkapı Sarayı teşkilatlarında yer alan sanatçı örgütlerinden (ehl-i hiref) Katipler Bölüğü dört yüzyıla yakın bir süre sarayın ihtiyacı olan hattatları bünyesinde barındırmıştır. Bunların içinde her dönemin Kur’an-ı Kerim yazan en ünlü hattatlar bulunuyordu. Şüphesiz bu hattatlar başta nesih ve sülüs yazıya hakimdiler. Diğer taraftan celi hat, yani büyük boyutlu yazı yazmakta hüner sahibi hattatlar da istihdam ediliyordu. Saray’ın ve hanedanın bu sanatçılara, özellikle yaptırdıkları büyük camiler, diğer önemli devlet yapıları, saraylar, çeşmeler gibi mimari anıtların üzerindeki kitabeler ya da içlerini süsleyen genellikle Kur’an-ı Kerim’den seçilen yazı kuşaklarını yazdırmak için ihtiyaç duydukları bilinmektedir. Her dönemde celi yazı yazan hattatların istihdam edildiği çeşitli kaynaklardan anlaşılmaktadır. Üçüncü bir grup hattat ise, nesir veya manzum edebiyat ürünlerini, şiir kitaplarını ya da hanedanın zaferlerini ve yaşamını konu alan manzum Farsça veya Türkçe şehnameleri yazan sanatçılardan oluşuyordu. Bu sanatçılar arasında nesih yazı üstatları bulunduğu gibi, genellikle İran’dan, Azerbaycan’dan, Irak’tan gelmiş nestâlik yazı üstatları da özellikle yer alıyordu. Geleneksel olarak bu yazı türü İran coğrafyası içerisinde gelişmişti.

Şüphesiz başta Topkapı Sarayı olmak üzere Edirne Sarayı ve Galata Sarayı gibi diğer sarayların hat hocaları, Katipler Bölüğü’nün nesih hattaki ve Kur’an-ı Kerim yazıcılığındaki başarısıyla ünlenmiş sanatçıları arasından seçiliyordu.

Başkent Sarayı’nın Ehl-i Hiref Teşkilatı’nın Katipler Bölüğü ile ilgili derli toplu bilgiler Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) saltanat yıllarından itibaren izlenebilmektedir. Şüphesiz hattatlar yani katipler Ehl-i Hiref Teşkilatı’ndan istihdam edilenlerden ibaret değildi. Osmanlı dünyasındaki önemli hattatların hemen hemen hepsi bu sanattaki hünerlerini gösterebilecekleri İstanbul’a gelip yerleşiyorlardı. Ayrıca Bursa ve Edirne gibi eski başkentlerde de sayısız hattat yetişmiştir.

Ehl-i Hiref maaş defterleri, Divan ile ilgili çeşitli belgeler, hattatlarla ilgili biyografiler, hüsn-ü hat yazabilen sanatçıların sayısının çok fazla olduğunu gösterir. Hattatlığın itibarı ve inanç dünyasına dayalı temeli, onların oluşturduğu sosyal sınıfın özendiriciliği bu sanat dalının çok fazla ilgi görmesine yol açtı. Özellikle Saray’da, medreselerde pek çok hattat yetişti; kimi zaman da Osmanlı Hanedan mensuplarının hat sanatında olağanüstü başarılara imza atmasına yol açtı.

Bunlardan ilki, Sultan II. Bayezid’in oğlu Şehzade Korkut’tur. Şehzade sancağı olan Manisa’da bulunduğu sırada Şeyh Hamdullah’tan hat eğitimi alan Korkut’un nesih hatla yazdığı Kur’an-ı Kerim nüshası günümüze gelen tek eseridir. Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunda bulunan bu nadide eser, serginin başyapıtları arasında yer almaktadır. Osmanlı Hanedanı’nın bazı padişahları hat sanatında büyük başarı kazanmışlardır. Hattat padişahların en dikkat çekici olanı Sultan III. Ahmed (1703-1730) olmuştur. Özellikle sülüs ve celi sülüs yazılarıyla dikkati çeken padişahın bu sanat dalındaki bir diğer önemli özelliği, tuğra biçiminde düzenlediği yazılarıdır. 19. yüzyılda ise, Sultan II. Mahmud (1808-1839) celi sülüs yazı levhalarıyla ün kazanmış bir hattattır. Oğlu Sultan Abdülmecid (1839-1861) de başarılı celi hattatlar arasında yer almıştır.

Osmanlı hat sanatının gelişiminde Şeyh Hamdullah’ın açtığı yol yüzyıllarca hakimiyetini korumuştur. Şeyh Hamdullah’ın getirdiği kurallarda herhangi bir sapma olmaması için hattatlar, yüzyıllar boyunca özen göstermişler ve Şeyh ekolünün değişime uğramadan devamını sağlamışlardır.

Yüzlerce Osmanlı hattatı arasında bu sanat dalına yeni bir soluk getiren Hafız Osman adlı sanatçı olmuştur. Nefeszade İsmail Efendi adlı hattattan aklam-ı sitteyi meşk eden Hafız Osman, Şeyh ekolünün tüm inceliklerini öğrenmiştir. Giderek şöhreti artan Hafız Osman 1106 (1694-95) yılında Sultan II. Mustafa ve Şehzade Ahmed’e güzel yazı hocası olarak atanmıştır. Aklam-ı sitte de ikinci şeyh olarak ün kazanan Hafız Osman 1678 yılından itibaren şeyh Hamdullah’ın yazılarından beğendiği harfleri seçerek kimi zaman harfleri küçültmüş kimi zaman da kelime ve harf aralıklarında, harflerin sanatsal biçim ve yapılarında daha özenli orantılar sağlamak için uğraşmıştır. Bu çalışmaların sonucunda kendine has bir üslup bulmuştur. Bu üslup çağdaşı diğer hattatlar tarafından da benimsenmiştir. Şeyh Hamdullah ekolü Hafız Osman’ın açtığı yolda 20. yüzyıla değin etkisini sürdürmüştür. 1698 yılında vefat eden Hafız Osman, İstanbul’da Kocamustafapaşa semtindeki Sümbül Efendi Dergahı haziresinde gömülmüştür. İspanya’da Madrid’te Büyükelçilik görevinde bulunan Türkiye’nin ünlü şairi Yahya Kemal (öl.1958)7 , bir şiirinde Hafız Osman’ı şu şekilde yüceltir:

“Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hafız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli kabrinde, O, bir nura sarılmış yatıyor.”

Hafız Osman’ın Kur’an yazımcılığının yanı sıra Osmanlı hat sanatına katkısı ilk kez sülüs ve nesih hat kullanarak duvara asılmaya da yönelik levha tarzında hilye metninin kompozisyonlarını hazırlaması ve yazması olmuştur. Sözlük anlamı süs, güzel sıfatlar, güzel yüz anlamına gelen hilye, Peygamber Hz. Muhammed’in  (Sallallahu Aleyhi Vessellem) vasıflarından bahseden metindir. Hakânî Mehmed Bey’in (öl.1606) Hilye-i Şerife (Hilye-i Hakânî) adlı Türkçe manzum eseri, Osmanlı’da dini edebiyatın en sevilen ve güzel örnekleri arasında yer alır. Hz. Ali’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edilerek yazılan, yukarıda da belirtildiği gibi, bu metin ilk kez Hafız Osman tarafından farklı biçimde tasarlanarak yazılmış ve levhaya dönüştürülmüştür.

O dönemden itibaren günümüze değin Türk sanatında hilye yazmak önem kazanmıştır. Hilye metninin düzenlenmesinden en başta besmelenin yazıldığı baş makam, Hz. Muhammed’in(s.a.v) vasıflarının yazıldığı oval ya da yuvarlak göbek kısmı, bunun etrafında dört halifenin veya Peygamber’in aşere-i mûbeşşere isimleri, Peygamber ile ilgili bir ayet yazılır. Bunu izleyen etek kısmında ise, hilye metninin devamı ve kolofon (ketebe) yer alır.

Hilye metninin Türkçesi “Hz. Ali (r.a.) Hz. Peygamberi (s.a.v) vasfettiği zaman şöyle buyurdu: Hz. Peygamber uzuna yakın orta boylu endamı gayet uygun, alnı açık, ne kıvırcık kısa, ne düz uzun saçlıydı, saçları kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, güzel iri kara gözlü, uzun kirpikli, iri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki küreğinin arasında peygamberlik mührü vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendisini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise onu her şeyden çok severdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben gerek ondan önce ve gerekse ondan sonra, Rasulullah gibi birisini görmedim?’ demek suretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allahın salat ve selamı onun üzerinde olsun.”

Yukarıdaki metni içeren hilye levhaları 17. yüzyıl sonlarından itibaren başkent İstanbul’da günümüze değin yazılmış ve yazılmaya devam etmektedir. Sergide Sakıp Sabancı Koleksiyonu’ndan çeşitli hattatlar tarafından Hafız Osman tarzında düzenlenmeye uygun olarak yazılmış hilyeler yer almaktadır. Ayrıca, farklı tarzda düzenlenmiş örnekler de bulunmaktadır.

Hilyeler adeta Hıristiyan inancındaki ikonlar gibi Müslüman evlerinin duvarlarını süsleyen yazı levhalarıydı. Bunların evleri yangından, hırsızlıktan ve kötülüklerden koruyacağına inanılırdı.


2 Muhittin Serin, Hattat Şeyh Hamdullah: Hayatı, Talebeleri, Eserleri (İstanbul: Kubbealtı Akademisi, 1992), s. 32.

3 Defter-i Müsveddât-ı İn’âmât ve Tasaddukat ve Teşrifât ve Gayrih, İstanbul Belediye Kütüphanesi, Muallim Cevdet yazmaları, 0.71, s. 31 ve 289; Serin, Hattat Şeyh Hamdullah, s. 33, n. 81 ve 82.

4 Müstakimzade, Süleyman Sa’deddin, Tuhfe-i Hattâtîn (İstanbul: İbü’l Emin Mahmud Kemâl, 1928), s. 186; Serin, Hattat Şeyh Hamdullah, s. 33.

5 Uğur Derman

6 Bak. Serin 347.

7 Şair Yahya Kemal’in İspanya ve İspanyollar ile ilişkisi için bkz: Mehmed Necati Kutlu, “Yahya Kemal’in eserlerinde İspanya ve İspanyalılar”, İspanya-Türkiye, 16. Yüzyıldan Sonra 21. Yüzyıla Rekabet ve Dostluk. (ed. Pablo Martin Asuero, çev. Peral Bayaz Çorum), Instituto Cervantes Estambul, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2006, s.341-350.