Türk el sanatları ve hobiler - Unutulmuş eski el sanatları - Güzel sanatlar hakkında ansiklopedik bilgi kaynağı

Türk el sanatları ve hobiler - Unutulmuş eski el sanatları - Güzel sanatlar hakkında ansiklopedik bilgi kaynağı

ANADOLU UYGARLIKLARI
TARİH ÖNCESİ VE HİTİT



Eski coğrafyacıların Küçük Asya adını verdikleri Anadolu, Asya ile Avrupa arasında uzanan, üç yanı denizler ve sıradağlarla korunmuş bir yarımadadır.
Farklı iklim kuşaklarında bulunması ve bereketli topraklarıyla yüzyıllar boyunca insanoğlunun göçlerine uğramış olması nedeniyle, çeşitli yönlerden gelen toplulukların oluşturdukları uygarlıklara yurt olmuştur.

Kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, Anadolu’daki en eski insan topluluklarının Paleolitik çağ ya da “Eski Taş çağı” ile “Mezolitik çağ” denen Orta Taş çağında yaşamış olduklarını belgelemektedir. Arkeolojinin yanı sıra öteki bilim dallarınca da desteklenen araştırmalar sonucunda, bu çağların, İ.Ö. 600.000 ile 8.000 yılları arası gibi çok uzun bir zaman aralığını kapsadığı ortaya konmuştur. Paleolitik çağ insanlarının yaşamları tüketim ekonomisine dayanıyordu. Besinlerini avlayarak ve toplayarak elde ediyorlardı. Henüz göçebe hayatı sürdüren bu insanlar, kendilerine barınak olarak mağaraları ve kaya sığınaklarını seçmişlerdi. Bol av ve besin bulabilecekleri yerlere göç ediyorlar, avlanabilmek ve öteki yaşam gereksinmelerini sağlayabilmek için alet edevata ihtiyaç duyuyorlardı. Bu insanlar, doğada hazır buldukları taşları kullanmanın yanında, kırılgan bir özelliğe sahip çakmaktaşını keşfetmişler ve çeşitli aletler yapmışlardır.

Paleolitik çağ, uygarlık tarihinin ilk sayfasını oluşturmaktadır. Bu dönemin en özgün ve işlevsel aletleri ise balta şeklinde biçimlendirilmiş olan “el baltaları” ve “kazıyıcılar”dır. Geniş bir zaman dilimini kapsayan Paleolitik çağın son dönemlerinde büyüsel ve dinsel inançlar oluşmaya başlamış, barınakların duvarları, av ve bereketle ilgili resimlerle süslenmiştir.

Paleolitik çağın bir üst aşamasına ise Mezolitik çağ denir. Bu dönemde insan, alet çantasını daha da zenginleştirmiş, yaşamını kolaylaştırmaya çalışmıştır. Yontma taş endüstrisi daha ince bir işçilik kazanmış, alet boyları oldukça küçülmüştür. “Mikrolit” olarak adlandırılan geometrik biçimli minik mesnelerin, boynuz, kemik, odun türünden maddelerden yapılmış saplara dizilerek, orak benzeri aletler gibi kullanıldığı biliniyor. ınsanoğlunun yaşam biçiminde ilk köklü değişim, Neolitik çağda olmuştur. Bu döneme, “Yeni Taş çağı” ya da “Cilalı Taş çağı” diyoruz. ınsan, artık, çevresindeki bitki ve hayvan cinslerinden bazılarını evcilleştirmiş, bu yolla bir üretim aşamasına varmıştır. Buna bağlı olarak, avcı ve göçerler yerleşik bir yaşam düzenine ulaşmışlar, ilk köyler kurulmaya başlanmıştır.

İlk üretimciliğe geçiş evresinde kurulan köylerin şimdiye kadar tanıdığımız en eskisi ise, Diyarbakır yakınlarındaki Çayönü Tepesi’dir. Kazılar sonucu gün ışığına çıkan mimari, ilk üretim aşamasındaki bir köy yapılaşması için olağanüstü boyutlardadır. Izgara ve hücre planlı alt yapıya sahip binalar, bunun birer kanıtıdır. Çayönü evleri, dikdörtgen plana sahip, kerpiç duvarlı ve düz damlı yapılardır.

Çayönü sakinleri, Anadolu’nun en eski çiftçileri olmuşlardır. Buğdayı tarıma almış olan bu insanlar, çeşitli saplara takılmış kesiciler, öğütme taşları, tokmak gibi aletleri besi üretimi için kullanmışlardır. Çayönü halkı, madeni de ilk kez kullanan Neolitik çağ köylüsüdür. Çevrede bol miktarda bulunan bakırı döverek işlemiş ve çeşitli süs eşyaları yapmışlardır. Çok gelişkin bir köy yaşantısına sahne olan Çayönü, her biri ayrı bir olgunun simgesi heykelcikler, süs takıları, taş ve kemik aletlerle günümüze ölü bir köy olarak gelmiştir.

Yakındoğu, Anadolu ve Ege dünyasının en büyük ve en gelişmiş Neolitik merkezi olan Çatalhöyük, Konya’nın güneydoğusundadır. Çatalhöyük insanları, bitişik düzende inşa edilmiş, dikdörtgen planlı evlerde oturuyorlardı. Çayönü’ndekilerin aksine, bu evlerde kapı yoktur. Evlere giriş çıkış, bir merdiven aracılığıyla damlardan yapılıyordu. Dikdörtgen planlı yapılarda duvarlar, içte ağaç dikmeler ve payelerle desteklenmiştir. Odalarda ise bir ocak ya da fırın bulunuyordu. Duvarların önüne yatmak ve oturmak için yapılan sekilerin altına aynı zamanda, ölüler de gömülmekteydi.

Çatalhöyük sakinleri için avcılık çok önemliydi. Bu nedenle av bereketi için görkemli törenler düzenlemiş, türlü silahlar yapmışlardır. Bir erkek mezarında bulunmuş ve ölüye armağan olarak bırakılmış olan hançer (Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi), bu konuda eşsiz bir örnektir. Ana malzemesi çakmaktaşı olan bu hançerin, kemikten yapılmış sapı ise sarılmış yılan biçimindedir.

Gelişkin bir kültüre sahip Çatalhöyüklüler, doğa olaylarından da etkilenmişlerdir. Yöredeki volkanik Hasandağı’nın patlaması olduğu sanılan bir duvar resmi, o dönemden günümüze kalan önemli belgeler arasındadır. Ayrıca, Çatalhöyüklülerin maden kullandıklarını da günümüze gelmiş bazı nesnelerden anlıyoruz. Madeni süs eşyaları, takılar, damga mühürler ve çeşitli aletler, bu açıdan bizim için birer kültür mirasıdır.

Güney ve Doğu Anadolu’daki Kalkolitik çağ yerleşmeleri ise, Suriye ve Mezopotamya kökenli kültürlerin izlerini taşır. Bu bölgenin özgün çanak çömleklerini de koyu yüzlü perdahlı olarak çeşitli formdaki pişmiş toprak kaplar oluşturur. Bugün Keban baraj gölü altında kalmış olan Tepecik yerleşmesinde ele geçen, koyu yüzlü perdahlı kaplar, iyi işçilik sergileyen örnekler arasındadır.

Atatürk barajı nedeniyle yapılan kurtarma kazıları ve Malatya Arslantepe kazısı, Doğu Anadolu’nun gerek Malatya-Elazığ ve gerek Adıyaman-Urfa yörelerindeki kültür gelişimine ışık tutan sonuçlarını vermeye başlamıştır. Malatya’nın kuzeydoğusundaki Değirmentepe’de bulunan ve “Bulle” olarak adlandırılan mühür baskılı kil topanları, olgun bir ticaretin varlığını kanıtlıyor. Çeşitli kaplara konan ticari mallar iyice bağlandıktan sonra, bağ üzerine konan ıslak kile ilgili kişinin ya da köyün mührü basılıyor; böylelikle, ticari mallar bir tür emniyet altına alınıyordu.

Bakırın ilk kez kullanılmaya başlandığı Kalkolitik çağın öteki yerleşme merkezleri arasında, ıç Anadolu’da Alişar ve Alacahöyük, Batı Anadolu’da Beycesultan, Kuzeybatı Anadolu’da İstanbul Fikirtepe ve Pendik ilk akla gelenlerdir.

Daha sonra, İ.Ö. 3200 - 1800 yılları arasında oluşan bir kültür zinciri gelmektedir. Bu dönem, Tunç çağı olarak adlandırılır. Bu dönem adını, bakıra en az % 10 kalay karışımı sonucu ortaya çıkan bir alaşımdan almaktadır. Tuncun yanı sıra tüm madenler, bu arada altın, gümüş gibi değerli olanlar da olağanüstü bir düzeyde işlenmiştir. Bu, Neolitik çağda Çayönü’nde bakırın ilk kez işlenmesiyle başlayan binlerce yıllık bir deneyim ve evrimin sonucudur. İ.Ö.3000 - 2000 yılları arasındaki dönem, ılk Tunç çağı olarak adlandırılır. Madencilik gelişmeye başlamış, uzmanlık gerektiren meslek grupları ortaya çıkmış, buna bağlı olarakda iş bölümüne dayalı kent yaşamı doğmuştur. ılk siyasi örgütlenme de bu dönemde başlamıştır.

Anadolu’nun hemen tüm bölgelerine yayılmış olan bu dönem yerleşmeleri arasında Malatya yöresindeki Arslantepe, önemli bir örnektir. Arslantepe, Tunç çağında bir beylik merkezi olarak karışmıza çıkmaktadır. Bu yerleşmedeki en önemli buluntu topluluğunu madenler oluşturmaktadır. Bunlar arasında kılıçlar, ıimdiye kadar tanınan en eski örneklerdir.

Çağın özellikle son evrelerinde, gelişim Orta Anadolu’nun kuzeyinde olmuştur. Alacahöyük, Horoztepe, Mahmatlar, Hasanoğlan, Eskiyapar, ıkiztepe önemli buluntu merkezleridir.

İ.Ö. 3. bin yılda yazı Anadolu’da henüz bilinmiyor, ama Mezopotamya’da kullanılıyordu. Bu tarihlerde Anadolu için Tarih Öncesi Çağlar geride kalmış, Protohistorik çağlara girilmiştir. ılk Tunç çağının sona erdiği 2. bin yıl, Anadolu’da Hitit dönemi olarak tanımlanır. Tunç çağı boyunca doruk noktasına ulaşan madencilik, bir yandan da, bölgeler ve ülkeler arası ticaretin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Gerçi Küçük Asya zengin altın, gümüş ve bakır yataklarına sahiptir. Ama, tunç alaşımında kullanılan kalay bakımından fakirdir. Bu durum, Mezopotamya’daki Asurlu tüccarları harekete geçirmiştir. Bu tüccarlar, Anadolu’da yerli krallıkların koruyuculuğunda pazar yerleri “karumlar” kurarak ilk ticaret örgütünü gerçekleştirmişlerdir. Kurulan bu yoğun ticari ilişkiler yoluyla, yazı da Anadolu’da kullanılmaya başlanmıştır. Baş pazar yeri ise, Kayseri yakınındaki Kültepe’de Kaniş Krallığının koruyuculuğundaki “Karum Kaniş”tir. Bulunan çivi yazılı tabletlerde bu ticaretin nasıl gerçekleştiği, neler satıldığı, ne kadar masraf yapıldığı en ince ayrıntısına kadar anlatılmaktadır.

Hititler Anadolu’ya, ılk Tunç çağının son yıllarında küçük gruplar halinde girmişlerdir. Ancak, nereden geldikleri konusu, tam aydınlanmamıştır. Hitit uygarlığının temelleri, ı.Ö. 18. yüzyıl ortalarında, Asur ticaret kolonilerinin son bulmasına kadar geçen süre içinde atılmıştır. Bu dönem, Anadolu için bir altın çağdır. Geleneksel kültürle Suriye ve Mezopotamya’ya özgü niteliklerin kaynaştığı olağanüstü bir alaşım söz konusudur. “İlk Hitit Evresi” olarak tanımlanan bu çağda çanak çömlek eski Anadolu geleneğini sürdürmüştür. Çeşitli formdaki törensel kaplar oldukça yaygındır. Bunlar arasında hayvan, çarık ya da çizme biçimli özgün örnekler bulunmaktadır.

Kuşar Kralı Anita ile başlayan Hitit Devleti, İ.Ö. 1600 yıllarında I. Labarna ile devam etmiştir. Labarna, Kuşar’da bulunan başkenti, bugün Çorum’a bağlı Boğazkale’deki Hattuşa’ya taşımıştır. Bu kent, Hitit Devletinin yıkılış tarihi olan İ.Ö. 1200’e kadar başkent olarak kalmıştır. Hattuşa, çevresi 7 km.yi bulan surlarla kaplı idi. Kentin çeşitli yönlerde birçok kapısı bulunuyordu. Bunların en önemlileri ise güneydeki üç kapıdır. “Kral kapısı” olarak adlandırılan birinci kapının iç kısmında bir kral kabartması bulunmaktadır. En güneyde, yapay bir tepenin üzerindeki “Yer kapı”nın altında ise potern olarak adlandırılan büyük bir yeraltı geçidi bulunmaktadır. Bu kapıda ayrıca, ikisi kent dışına, ikisi de kent içine dönük dört sfenks yer almaktadır. Güney surunun batısında ise “Aslan kapı” bulunmaktadır. Bu kapının dışa bakan kısmında ise, aslan protonları vardır.

Anadolu’daki ilk siyasi birliği oluşturan Hitit İmparatorluğunun varlığı, batıdan gelen kavimlerin istilası sonucunda, i.Ö. yak. 1180’de son bulur. Ancak, Anadolu’da sürekli bir gelişim söz konusudur. Yeni kavimler, devraldıkları kültür mirasına kendilerine özgü olanı da ekleyerek, başka başka uygarlıklar oluşturacaklardır.

Edibe Uzunoğlu - Gülay Topaloğlu
istanbul.edu.tr
Google Plus'da paylaş

Serkan K Hakkında

ayrıca http://webportalim.farvista.net sitesinin de sahibidir. okumayı, gezmeyi, internet kulanmayı ve el sanatları ile uğraşmayı sever...

    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum :

Yorum Gönder

Lütfen soru sormadan önce soracağınız konu ile ilgili olan yayınları okuyunuz...